Dünden Bugüne Türkiye'nin Ekonomisi

Ekonomik krize karşı çözüm bellidir ve tektir: Mustafa Kemal Atatürk’ün devletçi ve devrimci ekonomi politikası uygulanmalıdır.

Dünden Bugüne Türkiye'nin Ekonomisi
Eser Keskin
Eser Keskin

Son yıllarda sıklıkla tartışılan ekonomik kriz en büyük sorunların başında yer almaya başladı. Son 1 yılda yoğunlukla duyduğumuz büyük ekonomik krizin ayak sesleri geliyor, Türkiye büyük ekonomik kriz yaşayacak tespitleri daha yakıcı bir hal almaya başladı. Türkiye krizi ne zamandan beri yaşamaya başladı, krizin esas sebebini nerede aramak gerekir, Türkiye gerçekten bir kriz yaşıyor mu ve bu kriz nasıl aşılır soruları tartışmaların merkezinde yer almaya başladı. Bu tartışmaları anlayabilmek için Türkiye Cumhuriyeti’nin iktisadi tarihine bakmak gerekir. Bugüne kadar sürdürülen ekonomi politikaları bugün yaşamaya başladığımız ekonomik krizin temelini oluşturmuştur. Krize çözüm bulabilmek için ortaya çıkış sürecine bakalım.

"Her Fabrika Bir Kaledir"

Türkiye’de cumhuriyetin ilanıyla beraber devlet eliyle ve özel teşebbüslerle birçok yatırım yapılmış, fabrikalar kurulmuş, üretimi teşvik ve destek için para politikaları belirlenmiş ve çiftçiye esnafa üretim yapabilmesi sağlanmıştır. T.C. Ziraat Bankası, Türkiye Şeker Fabrikaları, Gölcük Tersanesi, dokuma fabrikaları ve Köy Enstitüleri halkın üretim yapabilmesi ve bireysel gelişimiyle beraber toplumsal gelişim ve kalkınmayı sağlaması için gerçekleştirilen en önemli politikalardır. Bu atılımlar kalkınma için hayatidir. Türkiye’nin savaş sonrası yeniden bir inşa sürecine girişi ve memleketi sosyolojik ve ekonomik kalkındırma sürecidir. Cumhuriyetin ilk yıllarında liberal politika anlayışının benimsenmesi hala tartışılmaktadır. Liberalizm kısaca özel sermayenin üstün ve belirleyici olduğu devlet müdahalesinin yok sayılacak kadar az olduğu bir ekonomi politikası olsa da cumhuriyetin ilk yıllarında uygulanışına bugünkü bakışla bakmak hata olur. Büyük yokluklar ve ekonomik kısıtlılıklar içerisinde kazanılan bir Kurtuluş Savaşı sonrası devletin maddi imkanlarının olmadığı, kalkınacak bir ekonomik duruma sahip olmadığı bir dönemde özel yatırımlarla ve teşviklerle sermaye yaratma ve üretimi büyütme tercih edilen doğru bir çözüm yöntemi olmuştu. Bu sayede yukarıda saydığımız yatırımlarla yeniden bir üretim faaliyetiyle kalkınmaya başladık. Bu süreç 1928 – 1945 döneminde Devletçiliğin benimsenmesine götürdü. Önceki dönemde özel sermaye ve teşviklerle ekonomik atılımlar yapan Türkiye bu dönemde devlet eliyle yaptığı yatırımlarla 24 şirketi 154,7 milyon TL bedel ile millileştirmiştir.

1950 ile Başlayan Liberalizm Politikası

1950’lerden itibaren Türkiye dış yardım ve kredilere açık, özel teşebbüsün ve yabancı sermayenin teşvikine dayanan yeni bir iktisat politikası uygulamaya başlamıştı. Türkiye’ye yapılan dış yardımlarının başında Marshall ‘’Yardımları’’ gelir. 2. Dünya Savaşı sırasında Amerika'nın elinde muazzam bir kaynak birikmişti. Bu kaynağı harcayacak bir yer arayışındaydı. Savaş süresince büyük ölçüde arttırılan üretim kapasitesi savaştan sonra da aynı şekilde devam etmekteydi. ABD bu süreci emperyalist yayılmacı politikasını yürütmek için türlü yardımlarla finansal kaynak ve borçlar yaratarak yardım yaptığı ülkelerin üretim, yer altı-üstü kaynaklarında, ekonomik, sosyolojik, siyasi meselelerinde söz sahibi olmanın fırsatını yarattı. Amerika, 1865'ten beri anakarasında bir savaşla yüz yüze gelmediğinden savaş sonucunda en az zarar gören ülke olmuştu. Marshall Planı; buna katılmak isteyen her Avrupa ülkesine Amerikan mali yardımı, malzeme ve makine yardımını içeriyordu. Amerika 3 Nisan 1948’de çıkardığı Dış Yardım Kanunu’na dayanarak 15 Avrupa ülkesi ve Türkiye'ye ilk yıl 6 milyar dolarlık bir ekonomik yardım yaptı. Bu yardım ilerleyen yıllarda 12 milyar dolara ulaştı. Marshall yardımları sonucunda, üç yıllık bir süre içinde Avrupa’daki sanayi üretimi savaş öncesine oranla %25, tarımsal üretim ise %14’lük bir artış gösterdi.

Çözümü ABD’de Aramak

Türkiye'nin Marshall Planı'ndan yararlanması için 4 Temmuz 1948'de antlaşma imzalandı. Antlaşmanın giriş bölümüne binaen "demokrasi ve özgürlük" kavramları da gazetelerde belirmeye başlamıştı: "Türkiye için Batı Dünyası, katılmak zorunluluğu hissedilen demokratik bir birlikteliktir." Antlaşmanın maddelerinde ise devletçilik ilkesine sınır getiriliyordu. Bununla beraber 1950’lere kadar sürdürülen devletçi politikalardan da vazgeçişin başlangıcı olarak görülebilirdi.

Demiryolu yapımından karayolu yapımına yöneliş, devletçilikten liberal ekonomiye özel teşebbüslerin artışını destekleme, toprak reformundan vazgeçme bunun göstergelerindendi. Cumhuriyetle gelen yerli üretimin tarımın teşvik edildiği, fabrikaların kurulduğu bir ekonomi modelinden vazgeçilmesini bu dönemde görmeye başladık. Menderes hükümeti toprak reformuna dayanmak ve geliştirmek yerine eski feodal ilişkileri devam ettirmeye üretimi çiftçiye halka yaptırmaktansa toprak ağaları ile yürütmeyi seçti. Aynı zamanda yurtdışından borç, yardım alarak yabancı sermayeye de Türkiye’nin kapıları yeniden açılmış oldu. Türkiye’nin 1948-1951 yılları arasında aldığı Amerikan yardımının tutarı, 71.5 milyon dolar hibe, 55 Milyon dolar ödünç olmak üzere toplam 126.5 milyon dolardır.

Yeni ekonomik dönem Marshall yardımlarıyla yeni bir boyut kazanarak ABD’ye dış borç ile ekonomik bağımlılığın başladığı süreç olmuştu. Marshall yardımları öncesinde, 2. Dünya Savaşı sonrasındaki Dünya’da yaşanan ekonomik krizi fırsata çeviren ABD, Türkiye’ye de 100 milyon dolarlık mali yardım ve askeri malzeme tedariki sağladı. Ancak sağlanan ‘’yardım’’ öylesineydi ki Türkiye askeri malzemeyi kullanabilmek için 1 yılda 400 milyon lira bakım, makine parçası vs. harcaması yapmak zorunda kalmıştı.

1 Mart 1950’de ‘’Hazinece Özel Teşebbüslere Kefalet Edilmesine ve Döviz Taahhüdünde Bulunulmasına Dair Kanun’’ ile birlikte Cumhuriyet tarihinde yabancı sermayeye oldukça fazla ayrıcalık verilmiş, önündeki engeller kaldırılarak ülkeye girişini sağlamak için türlü teşvik politikaları uygulanmıştı. Özel teşebbüslere dövizle borçlanma imkanı getirilmişti. Yine 9 Ağustos 1951 tarihinde ‘’Yabancı Sermaye Yatırımlarını Teşvik Kanunu’’ ile 2 yıl içinde başvuru yapan 42 şirketin 15’i kabul edilmiş ve 14.558.450 TL sermaye girişi sağlanmıştır. Bu dönemde gerçekleştirilen yabancı sermayede ilk sırayı plastik, kimya, elektrik, gıda gibi kolların bulunduğu imalat sanayinin alması da dikkat çekmektedir.

1955 yılı sonlarına gelindiğinde yabancı sermayede gözle görülür azalmalar gerçekleşmeye başladı. Bu durum dış ticaret açığını arttırarak iç ve dış fiyatlarda makasın açılmasına ve TL’nin aşırı değerlenmesine sebep olmuştur. TL’nin aşırı değerlenmesi ihracatı olumsuz etkilemiş ve neredeyse ihracat yapmak imkansız hale gelmişti. Dövizle ticaret yapıldığından bu durum ithalatı da etkilemiş ve daralmasına sebep olmuştu. Türkiye bu krizden çıkabilmek için 1958’de IMF ve OECD’nin desteğiyle devalüasyon yaparak TL’nin değerini düşürdü. IMF Türkiye’ye bu dönemde 25 milyon dolarlık kredi açtı, ABD ise 234 milyon dolarlık yardım yaptı.

Gerçekleşen kriz borçla ve kısa vadeli maliye ve para politikalarıyla atlatılmaya çalışılsa da gerekli sonuç alınamadı. 1960 yılında Devlet Planlama Teşkilatı kuruldu, ilk faaliyeti ise Planlı Kalkınma Dönemi oluşturarak 5 yıllık bir ekonomik plan çıkarmak oldu. İlk üç plan döneminde de yabancı sermayeyi teşvik sektörel açıdan yurtiçindeki mal ihtiyacının üretimini karşılayamadığı alanlarda yine önceki dönemde olduğu gibi hızla devam etti. Farklı olarak yabancı sermaye daha çok imalat sanayine yönlendirilmiştir. Cumhuriyetin ilanından yaklaşık kırk yıl içinde Türkiye’ye toplam 22 milyon doları aşan bir yabancı sermaye girmiştir.

Borçlanma İthal İkamesine Tercih Edildi

1970’li yıllara gelindiğinde Türkiye’de ciddi finansal sorunlar yaşanmaya başladı.

- Geciken ekonomik kararlar alma süreleri

- Enflasyon

- 1973 Petrol Krizinin getirdiği petrol ve enerji yetersizliğinden çıkan kapasite sorunu

- Kısa vadeli borç yükünün artması

- Gelir dağılımı ve vergi yükü adaletsizliği

Bu ekonomik sorunların üstesinden gelebilmek için ortaya atılan çözüm ise sıkıntıları daha da büyütmüş ve ekonomide liberal politikaları daha da arttırmıştı.

24 Ocak 1980 kararlarıyla beraber dış ticarette ve yabancı sermayedeki sınırlandırmalar ortadan kaldırıldı. Ekonomi yabancı sermayeye ithalata daha bağımlı ve dışa daha açık bir ekonomiye dönüştü. Türk lirası yabancı para karşısında satın alma gücü düşürüldü. Yeniden dışa açılma politikası izlendi. Sanayi ve ticaret faaliyetlerinin geliştiği bu dönemde ekonomi bütçe açığı verdi ve bu açık ürün fiyatlarında artışa yani enflasyona yönelme yoluna götürdü. Dış borç daha da arttı ve 1994 yılında IMF’den yeniden borç alındı ancak bu borç da ekonominin canlandırılmasına yetmedi. Uluslararası ticarette bölüşümden yararlanma ülkeler açısından farklılıklar arz eder ve adil değildir. Genellikle gelişmiş ülkeler uluslararası ticaretten daha fazla yarar sağlarlar. Bu bölüşümü bize gösteren ise “ticaret hadleri”dir. Türkiye’nin sattığı pamuğun fiyatı ile Almanya’dan aldığımız makinanın fiyatı arasındaki oran ticaret haddini gösterir. Bu oran Türkiye lehine değişirse uluslararası bölüşümden payının arttırdığının göstergesidir. Bu bölüşümdeki adaletsizliğin giderilmesi için dışarıdan satın alınan bazı malların yurt içinde üretilmesine ‘ithal ikamesi’ denir. Bunu yaratan sebep ithalat arttığı halde ona paralel ihracatın artmamasıdır. Bu durumda ihracatını artırmayan ülke dışarıdan satın aldığı ve kendi üretebileceği malların üretime geçmek ve bu malların ithalatını yapmamak zorundadır. Türkiye’de demir-çelik sanayi bu şekilde kurulmuştur. Ama ithalat ikamesi döviz tasarrufu için de yapılır. Bazı mallar ülkede üretilerek ithalatından vazgeçilir. Buradan sağlanan döviz tasarrufu ile ülke içinde üretilmeyen ve kalkınma için gerekli üretim girdilerinin dışarıdan satın alınmasında kullanılır. Türkiye şeker ve tekstilde yerli üretimi bu nedenle teşvik etmiş ve bunu başarmıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında uygulanan bu model ile yeniden çözüme gitmek doğru yöntem olacaktır ancak borçlanma ekonomisinden ve dövize bağımlı ekonomiden vazgeçmeyiş 2001 krizine giden yolu açtı.

2000 ve 2001 Krizleri

Önceki dönemlerde benimsenen yabancı ve özel teşebbüse bağlı liberal politikalar krize doğru götürdü, bununla beraber 1998 yılında yaşanan Rusya krizi Türkiye’nin ihracatını etkiledi ve yaklaşık 13 milyar dolarlık zarara sebep oldu. Bu zararın üstüne 1999 yılında yaşadığımız büyük Marmara depremi Türkiye’de ciddi bir ekonomik kayıp yaşattı. Enflasyon %70’e ulaştı, bütçe açıkları altından kalkılamaz boyuta ulaştı, hazine faizleri %106’ya yükseldi.  Türkiye bu krize çözümü de IMF’de aradı. IMF Stand-by Antlaşması ile bir program yürürlüğe soktu. Program; bütçe ve bütçe dışında kamuda mali disiplini sağlamak, sabit kur sistemiyle döviz kurlarına yön vermek, yapısal reformlar ve özelleştirmeleri tamamlamak olan temel hedefleri koymuştu. Programın uygulanmasıyla beraber

- Hazinenin borçlanma faizleri düştü, enflasyon hesaba katılmadığından faizler düştü ancak enflasyon düşürülemedi.

- Faizin düşmesi iç tasarrufları tüketim talebine dönüştürdü, bireysel krediler yaygınlaştı.

- Eylülde BDDK kuruldu. Bankaların artan döviz talebinin Türk lirasına talebini arttırdı ve faizler yükseldi, bankaların elindeki hazine bonolarının değeri düştü.

- Bu değer kaybediş faizleri daha da arttırdı ve yabancı yatırımların hızla çekilmeye başladı. Hızlı çıkış dövize talebi arttırdı.

2001 Şubat’ında döviz kurları dalgalanmaya bırakıldı. Bu kez faiz kontrol altına alınmaya ve piyasada düşük tutmaya çalışıldı ancak bu yöntem de döviz kurlarının yükselmesine sebep oldu. Şubat 2001’de IMF destekli ‘’Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı’’ uygulanmaya başlandı. Kemal Derviş programı yönetmek için Dünya Bankası’ndan transfer edildi.

Sonuç olarak krizin faturası kesildi ve krize çözüm yeni bir oluşum yeni bir hükümette görüldü. 2002 yılında AKP iktidara geldi. 2008’e kadar bütçe açığında düşüş, borçlanma maliyetinde azalış, enflasyonda düşüş, faizlerde düşüş yaşandı. Doğrudan yabancı sermaye yatırımları yeniden ülkeye gelişi arttı. Bu başarıların sözde sahibi olarak AKP’nin ekonomi politikası görüldü. 

2019’a Devrilen Kriz

1950’lerden itibaren süre gelen sıraladığımız sebepler ve uygulanan politikalar bugün yaşadığımız krizin yolunu açmıştı ve ayak seslerini duymaya başlamıştık. Benimsenen yabancı sermayeye dayalı borçlanma politikaları, yabancı sermayeye – dövize bağımlılık, yabancı sermayenin sağladığı yüksek karlar, borçlanma ekonomisi aslında her dönem yaşanan krizin belli sebepleri olmasına rağmen benzer politikalarla çözümler üretilmesi ve eksik ve dışarıdan oluşturulan ekonomi politikaları ortaya çıkarılarak uygulanması ekonomik krizler dönemini devam ettirdi. 2019 yılında yaşadığımız krize bakalım temel iki sebep ortaya koyulabilir. Kazanılan dövizden daha fazla döviz harcanması yani cari açık ve devlet harcamalarının gelirlerinden fazla olmasıdır. Yaşamaya başladığımız ekonomik krizde hem cari açık hem bütçe açığı yaşanmaktadır. Borçlanma ve dövize bağlı sistem artık tıkandı ve Türk Lirası hızla değer kaybetti, enflasyon ve faizler arttı.

9 Ekim 2018’de Enflasyonla Topyekun Mücadele Programı açıklandı.

- Firmalarda fiyatlara %10 indirim uygulanacak

- Cari açık üzerindeki baskıyı dengeleyecek aktif bir şekilde indirim kararları ve benzeri adımlar, Merkez Bankası'nın piyasaları rahatlatmaya devam edecek

- Elektriğe ve doğalgaza yıl sonuna kadar zam yapılmayacak. Bekleyen KDV iadelerini hızlandıracak

- Banka, vergi borçları gibi borçlara yapılandırmalar gelecek. Kredi faizlerinde %10 indirim olacak

Bunun gibi maddelerin dışında ürün fiyatlandırmalarına dair stokçuluğa karşı, yüksek fiyatlandırma yapılmasına karşı müdahaleler de gündeme alındı. Bu yöntemler ve ilan edilen mücadele programı da geçmişte uygulanmaya çalışılan çözüm planları gibi uzun vadeli olmamakla beraber esas çözümün dışında dönemsel planlar olmakla kalmaktadır. Krizin çözümünde büyük firmalara yaslanılması krize çözüm değildir. Enflasyonun yüksek olması Türk Lirası’nın değerini düşürmesiyle beraber yüksek fiyatların yaygınlaşması alım gücünün azalmasına sebep olmaktadır. Buradaki çözüm tarımın ve üretimin maliyetini teşvik ve sübvansiyonlarla düşürerek üretimin artmasını sağlamaktır. Fiyatların düşmesinin yolu ancak üretimden geçer, yapılacak teşviklerle maliyetleri düşürücü politikalarla üretimi arttırmaktır. Sabit ve değişken maliyetlerdeki yüksek artışlar firmaların sırtında büyük yük olmaya başlamış üretimde küçülmeye, işçilerin ücretlerinin verilememesine, liranın ciddi bir değer kaybedişine yol açmıştır. Konkordato talep eden şirketlerdeki hızlı artış da bundan kaynaklanmaktadır. Enflasyonla mücadele kapsamında belirli bölgelere yerleştirilen tanzim satış noktalarında gördüğümüz görüntüler de bunun bir göstergesidir. Alım gücünün düşük olması esas meselelerdendir. Daha uygun fiyata temel besin maddelerini alabilmek temel ihtiyaç olmuştur.

Çözüm: Kamu Önderliğinde Üretim Ekonomisi

Yaşamaya başladığımız krize tek çözüm üretimde yatıyor. Yeniden devletçilik ile üretim ekonomisi krizden çıkaracak tek çözümdür. Özel sektör veya yabancı sermaye değil devlet eliyle ekonomiye müdahale edilmesi çıkış yollarındandır. Enflasyonla Mücadele Programı bu çıkışın aslında bir itirafıdır. Amaç doğru ancak yöntemde hatalar vardır. Serbest piyasa politikasında ısrar etmek krize çözüm değil aksine uzun vadede krizi devam ettiren bir politikadır. Çözüm bellidir: Mustafa Kemal Atatürk’ün devletçi ve devrimci ekonomi politikasını uygulamaktır.

- Kamu eliyle ve özel teşebbüslerin de katkısıyla üretime dayalı karma ekonomi modeli oluşturmak

- Devlet Planlama Teşkilatı’nın ihtiyaç ve kaynakları verimli ve etkin kullanmak için programlayacağı dönemlik kalkınma ve üretim planları oluşturması

- Esnafın, işçinin, çiftçinin vb. borçlarına dair yapılandırmalar ve ertelemeler yaparak üretime ve çalışmaya teşvik etmek

- Dış borçlara dair planlamaya gitmek ancak ödemelerini borçla değil üreterek kamu geliri sağlayarak gerçekleştirmek

- Uluslararası para kuruluşlarının ekonomiye müdahil olmasını önlemek, borç almak mevcut ilişkinin kesilerek dayatılan ‘destekler, kalkındırma planları vb.’ para politikasına müdahale eden planlarına karşı durmak

- Cumhuriyetin ilk yıllarındaki teşvikleri örnek almak bankacılıkta kamu yararına düzenlemeler yapmak

Plansızca üniversiteler açarak üniversiteyi ve eğitimin niteliksizleştirilmesinin önüne geçmek. Devlet eliyle yüksek öğretim sistemi oluşturmak ve gençleri bilimsel, kültürel, sosyal alanlarda geliştirmek, hayata hazırlamak. Mezuniyet sonrası iş imkanları sağlayarak istihdamı arttırmak.

Eser Keskin

TGB GYK Üyesi

tgb.gen.tr

Tarih:
Diğer Haberler