Eşcinsellik ve Popüler “Vicdan”

Milliyetçiler, halkçılar, sosyalistler, Atatürkçüler, devrimciler eşcinsellik meselesine nasıl bakmalı?

Eşcinsellik ve Popüler “Vicdan”
Furkan Kaplan
Furkan Kaplan

    Her yıl haziran ayının sonunda kutlanan “Onur Haftası”, bu yıl geçtiğimiz yıllardan farklı olarak belediyelerin LGBTİ tivitleriyle gündeme geldi. Beyoğlu ve Cihangir sakinleri başta olmak üzere yazarlar, yönetmenler, sanatçılar, aydınlar da en az Tivitır’da olmak üzere bu kervana katılarak vecibelerini yerine getirdiler. Tüm kimlik siyaseti güdenlerin yaptığı gibi mağdur ve “öteki” ajitasyonuyla başlayan “hak talepleri”, bu arsız şımarıklığın karşısında duranları aforoz edip ötekileştirme kampanyasına dönüştü.

Belediyelerin Onur Haftası Tivitlerinden Bazıları
Belediyelerin Onur Haftası Tivitlerinden Bazıları

    Karşı çıkışlara baktığımızda ise sahip çıkışlarda olduğu gibi bir temelsizlik ve ezber söz konusu: “Lut kavmi” benzetmesi ve kuru ayıplamanın ötesinde bir tavra pek rastlanmıyor. Peki, milliyetçiler, halkçılar, sosyalistler, Atatürkçüler, devrimciler eşcinsellik meselesine nasıl bakmalı? Bu yabancılaşma ve kimlik siyasetiyle mücadele alanında argümanlarımız ne olmalı? Bir yerden başlayalım.

    Öncelikle bu meseleyi ele alırken nefret söylemi olarak algılanmaması için ikiye ayırmak gerek: İnsan iradesinin dışında hormonal etkiden kaynaklanan eşcinsellik ve kişinin iradesi/tercihleri doğrultusunda gerçekleşen ideolojik, kimlik talebinde bulunan eşcinsellik. Birinci durum tartışma konumuz olamayacağı için elbette ikinci durumu ele alacağız.

 

Eşcinsellik Kapitalizmle Birlikte Ortaya Çıkmıştır

    Tarih ve edebiyat yazınını incelediğimizde eşcinselliğin kapitalizm öncesi toplumlarda saray çevresi gibi yüksek zümrelerle sınırlı olduğunu görüyoruz. Osmanlı’da da yüksek zümrenin yaptığı divan edebiyatının temalarında pek çok kez eşcinselliğe rastlıyoruz.


Nedim Divanı’ndan;
"İzn alıp cuma namazına deyu mâderden
Bir gün uğrulayalım çerhi sitemperverden
Dolaşıp iskeleye doğru nihan yollardan
Gidelim servi revânım yürü Sadabâd’a."

(Cuma namazına diye izin alıp anneden
Bir gün uğurlayalım sitemkâr yüzleri
İskeleye doğru dolaşıp ıssız yollardan
Gidelim servi boylum yürü Sadabad’a)

 

Hamdullah Hamdi’den
"Hammâmına bârid idim Göynük’ün ammâ
Hammâmcısını gördüm hammâmına ısındım."

(Göynük’ün hamamına pek soğuktum ama
Hamamcısını görünce hamamına ısındım.)

Döneme Ait Köçek Oğlan Tasviri
Döneme Ait Köçek Oğlan Tasviri

    Bunun yanı sıra tüm dünyadaki çeşitli yüksek zümre edebiyatında, mitolojilerde benzer örnekler mevcuttur. Roma ve Yunan mitolojisinde pek çok ilahın eşcinsel/çok eşli ilişki yaşadığını görürüz. Halk edebiyatında ise bu unsurlara rastlamayız. Modern toplumcu edebiyatlarda da nadiren rastlanmaktadır.

    Buradaki ilişki çok açık: Bir eli yağda, bir eli balda sefa süren ve geçim kaygısı olmayan, üretim ilişkilerinin dışında duran saray çevresi, doyumsuzluğunun ve yeni haz arayışının sonucunda eşcinsellikte buluşuyor. Farklı kadınlar, farklı erkekler artık yetmiyor. “Aşkın sınırları” ona dar geliyor ve o “sınırlar” aşılıyor. Nitekim Onur Yürüyüşü de 28 Haziran 1969’da New York’ta StoneWall Inn isimli gey barda çıkan olaylarla ortaya çıkmıştır. Yani, yaşam, geçim ve gelecek derdi olan emekçi halkın bir talebi olarak değil, lümpen diye nitelendirdiğimiz kesimin kaygısıdır.

 

“Hiç Düşünmeden, Kaçırmadan Tüket!”

    Kapitalizm öncesinde kaynak kısıtlılığı ve üretim zorluğundan dolayı tüketim ve savurganlık ayıpsanan, zararlı bir tutumdu. Kaldı ki toplumun genelinde savurganlık yapacak kaynak da yoktu. Kapitalizmin doğuşuyla birlikte tüketim en takdir edilesi davranış haline geldi. Arz edilen malın daha çok talep edilmesi için tüketim kültürünün yaygınlaşması gerekiyordu. “Siz buna değersiniz.” vb. sloganlar kulaklarımızdan gitmez oldu.

Steve Cutts'un Tüketim Çılgınlığı Tasviri
Steve Cutts'un Tüketim Çılgınlığı Tasviri

    Yine kapitalizmin gelişimine paralel olarak filizlenen ve palazlanan Nihilizm de tüm biçimlerden ve değer yargılarından arınarak yaşamayı öğütlüyordu. Bu anlayış tüketimdeki tereddütleri de ortadan kaldırıyordu. Nihilizme göre olmaz/ayıp diye bir şey yoktur.

 

Özgürlüğün De Sınırları Vardır

    İnsanı insan yapan, toplumsal varlık haline getiren üretim ilişkileri içindeki varlığıdır. Değilse biyolojik olarak homo sapien olabilir ancak insanlık vasıflarını yitirir. O halde insanın önünde iki üretim vardır: Üretim araçlarıyla meta ve hizmet üretimi ve insanlığın devamı için çocuk yapması, gelecek topluma nitelikli katkı sunacak biçimde yetiştirmesi.

    Kapitalizmle birlikte gelen tüketim kültürü farklı kimlik fanatizmlerini yaratırken hazzı da üretimden kopuk bir kimliğe dönüştürmüş ve toplumun önüne, LGBT, Queer, İnterseks, sapyoseksüel, vb. ürün yelpazesi koymuştur. Bu yelpazeyi "Benim bedenim, benim kararım." sloganıyla pazarlamış, hovardalığı, sınırsızlığı “onur”landırmıştır. Hazzı üretim ilişkilerinden koparıp topluma yabancı hale getirmiştir.

    Postmodernizmin ve neosolun önde gelen kuramcılarından Michel Foucault, Dostluğa Dair adlı kitabında eşcinselliği şöyle teorize ediyor:
    “(…) Önemli olan, cinsel birleşmeden ziyade cinsel yaşam tarzıdır: Tam da bu yaşam tarzının, eşcinselliği böylesine “heyecan verici” kıldığına inanıyorum. İnsanları, yasalara ya da doğaya uygun olmayan bir cinsel birleşmeyi düşünmek rahatsız etmiyor. Sorun, o bireyler birbirlerini sevmeye başladıkları zaman ortaya çıkıyor daha çok. (…) Arzularımızı özgürce yaşamaya çalışmaktan çok, kendimizi sınırsızca tad alabilir bir duruma getirmek için çalışmamız gerektiği ortada. Bir yandan salt cinsel ilişki, diğer yandan sevgi yoluyla eriyerek, bir bütün olan kimliklerle ilişkili o beylik klişelerden uzaklaşmak gerekli.” (sayfa 95-97)

 

Türkiye’de Milli Devletin Tasfiyesiyle Eşcinsellik ve Yabancılaşma Paralelliği

    Türkiye’de LGBTİ Hareketi; 1985’lerde “eski solcuları”, feministleri, çevrecileri, eşcinselleri kapsan Radikal Demokratik Yeşil Parti Girişimi’nin ardından tam anlamıyla 1990’larda İstanbul’da Lambda İstanbul’un, Ankara’da ise Soros’un fonladığı Kaos GL’nin faaliyete geçmesiyle ortaya çıkmıştır.

-Yeşilçam’ın porno film çekmeye başlaması (1979),
-24 Ocak kararları ve 12 Eylül’le birlikte milli devletin tasfiyesinin başlaması (1980)
-Fakirlere yardım ve çevrecilik adı altında sivil toplumculuğun doğuşu (1981)
-Darbe sonrası Nuri Alço, Tecavüzcü Coşkun, Müjde Ar isimlerinin başını çektiği tecavüz filmlerinin yaygınlaşması (1981)
-Lümpenlik, günübirlik ilişkiler ve uyuşturucunun meşrulaştırıldığı Kaybedenler Kulübü radyo programının yayına başlaması (1992)
-Tansu Çiller’in Gümrük Birliği Anlaşması'nı imzalayıp “Son sosyalist devleti yıktık.” naraları atması (1996)
-“Aşkın ve Devrimin Partisi” sloganıyla ÖDP’nin kuruluşu (1996)
-Uyuşturucunun ve aynı görevi gören tarikatların kitleselleşmesinin aynı döneme denk düşmesi elbette tesadüf değil. Burada iktisadi ve toplumsal bir değişim söz konusu.

Neoliberalizm ve Küreselleşme Tasviri
Neoliberalizm ve Küreselleşme Tasviri

FETÖ Aydını Ahmet Altan’ın “Sınırsızlığı”

    Ergenekon ve Balyoz sürecinde vatanseverleri hedef alan ve “küçük Amerika”laşma sürecinin 12 Eylül sonrası aydınlığı görevini üstlenen Ahmet Altan, yine bu dönemde (1985 yılında) Kadınca dergisine verdiği röportajda eşcinsellik övgüsü yaparken “sınırları daha da aşarak” şu ifadeleri kullanıyor:

Kadınca: (…)Tabular, yasaklar kalkar mı?
Ahmet Altan: Aslında kalkmalı. Eski kültürlerde var aslında. İki kardeş arasındaki cinsel ilişki Mısır’da, Roma’da var.
Kadınca: Veya anne - oğul, baba - kız arasında olan ilişkiler...
Ahmet Altan: Tabii... Bunlar yeni teoriler değil. Bu benim fikrim değil. Özellikle araştırmacılar Amerika’da bunu araştırıyor. Birbirini bu kadar seven iki insanın mesela bir erkek kardeşle kız kardeşin, bir anne ile oğlun, bir baba ile kızın... Birbirini bu kadar çok seven insanların, kadınla erkek arasındaki sevginin son noktası olan sevişmeye ulaşmamalarında bir yanlışlık olduğunu iddia ediyorlar. Doğru olabilir...
Kadınca: Katılıyor musunuz buna?
Ahmet Altan: Benim cesaretimi mi deniyorsunuz. Sekste sınıra inanmıyorum. Evet... İki insan da istiyorsa her şey olabilir.
Kadınca: O zaman hayvanlarla da seks doğal...
Ahmet Altan: Eğer insan istiyorsa... Eğer insan istediğini yaşamıyorsa çok acıklı.”

 

Frida Kahlo’nun “Özgür” Aşkı

    Popüler edebiyat dergilerinin kapaklarını süsleyen, hayatı “acıklı ve derslerle dolu” olarak allanıp pullanan ve kolyelerden defter kapaklarına tema haline gelen Frida Kahlo da aynı iklimin bir başka rüzgârıdır. Kendisinden 22 yaş büyük Diego Rivera’yla evlenen Kahlo ve eşi, birbirlerini aldatmayı "özgürlüğün gereği" olarak görmüş ve bundan gocunmamışlardır.

Emperyalizmden Arınmış, Üreten Ulusal Devlette Yabancılaşmaya Yer Yok!

    Mehmet Ulusoy, Ulusal Devrim ve Küresel Karşıdevrim kitabının 75’inci sayfasında eşcinsellik ve yabancılaşmayı şöyle eleştiriyor: “… gelecek tutkusu ve umudu yoksa, her şey bugün yaşanıp atılacaksa, ne gerek var çocuk yapmaya, ne gerek var olmayan gelecek için yaşamaya, sanatsal yüce eserler vermeye, estetiğe, ahlaka!.. O halde, hayatı renklendiren (!) her ilişki yaşanmalı, her gün yeni ve farklı bir aşk (!), cinselliğin her türü denenmeli!..”

    Günümüzde salt tarikatlara atfedilen çocuk tecavüzcülüğü, Beyoğlu’nun elit sokaklarında, “modern aydın ve sanatçı” çevrelerinde de “meşru ilişki”, “genç sevgili” çerçevesinde gözlemlenmektedir. Eşcinsellik, çocukların da oynadığı sosyal farkındalık videolarıyla özendirilmektedir. CHP belediyeleri tivit atmanın ötesinde eşcinsellik alanında çalışmalar yürüterek kimlik siyasetini yaymaktadır.

    Sevgi ve aşkı cinsel hazla sınırlandırıp ardından “sınırsız özgürlüğünü” savunursanız, Ahmet Altan gibi çocuk, kardeş, ana, baba, hayvan ilişkisine de sınır çizemezsiniz. Gün gelir onları da “renklerimiz” olarak kabul edersiniz. Fahişeliği “seks işçisi” diye adlandırıp “meslek” haklarının savunursunuz. “Sevginin Gücü” Leon gibi filmleri “romantik” bulup gözyaşlarıyla izlersiniz.

    Kapitalizmin çürümüşlüğü ve emperyalizmin neoliberal taarruzu altında gelişen ve kimlik beyanına dönüşen eşcinsellik, yukarıdaki paralellikte ortaya koyduğumuz gibi kimliksizleşme mikro kimlik siyasetleriyle değil, ulusal pazarın ve yurttaşlık kimliğinin güçlenmesiyle, herkesin üretim faaliyetlerine katılmasıyla, tüketim kültürünün ezilmesiyle birlikte yok olacaktır. Yazının başında belirttiğimiz biyolojik ve hormonal eşcinsellik hor görülmeyeceği, baskı ve şiddete maruz kalmayacağı gibi asla yüceltilmeyecek, “onurlandırılmayacaktır”.

Furkan Kaplan
TLB Genel Sekreteri

tgb.gen.tr

Tarih:
Diğer Haberler