“Tam bağımsızlık denildiği zaman, elbette siyasî, malî, iktisadî, adlî, askerî, kültürel ve benzeri her hususta tam bağımsızlık ve tam serbestlik demektir.”
Mustafa Kemal Atatürk, 1921 (Nutuk II, s. 623-624)
Milli Mücadele, dönemin emperyalist merkezi olan İngiltere’ye karşı yürütülen bağımsızlık savaşının ürünü olarak tarih sahnesine çıktı. Türk Devrimi de kuruluşunu aynı ilkeye dayandırdı. Türkiye’nin tarihini, coğrafyasını ve millî çıkarlarını esas alan tam bağımsızlık programı üzerine inşa edildi.
1923’ten bugüne bir asır geçti. Dünya yeniden büyük bir güç mücadelesinin içine girdi. Elbet devrimin kuruluş ve inşa aşamasından bugüne Türkiye Cumhuriyet’i birçok tehditle burun buruna geldi. Milli güvenliğimize karşı tehditler ise her dönem yeni bir kostüm giymiş gibi göründü. Atlantik sistemi, yükselen çok kutuplu dünya karşısında, tehdit tanımlarına buna göre yeniden kostüm dikme çabasına devam ediyor.
Günümüzden yorumlamak gerekirse, 7-8 Temmuz’da Ankara’da düzenlenen NATO Zirvesi’nin ardından yayınlanan sonuç bildirgesi, dönemin kuşkusuz en açık belgelerinden biri niteliğindedir.
1. NATO’NUN DAYATTIĞI RUSYA TEHDİDİ
“Rusya’nın Avrupa-Atlantik güvenliği ve istikrarına yönelik uzun vadeli tehdidine ve terörizmin kalıcı tehdidine karşı Müttefikler, Lahey Savunma Taahhüdü’nü hayata geçiriyor. Avrupa’daki Müttefikler ile Kanada, 2025 yılında temel savunma ihtiyaçlarına yönelik yatırımlarını 139 milyar doların üzerinde artırdı. Bu yatırımlar, ihtiyaç duyduğumuz kabiliyetleri kazandırırken savunma sanayimizi ve dayanıklılığımızı da güçlendiriyor.”
North Atlantic Treaty Organization (NATO), The Hague Summit Declaration, 8 Temmuz 2026
NATO’nun sonuç bildirgesinde yer verdiği bu paragraf, hem NATO’nun mevcut durumunu hem de hayatta kalma çabasındaki stratejik rotayı özetliyor.
Çökmeye başlayan Atlantik Sistemi, Rusya’ya karşı mevzileniyor. NATO’nun sonuç bildirisinden de görebiliyoruz.
Sovyetler Birliği’nin dağıldıktan sonra NATO’nun varlık amacının ortadan kalktığına ilişkin değerlendirmeler yapılmıştı. Dönem şartları içerisinde varlık amacı Sovyet tehdidine karşı savunma olan bir kuruluşun, Soğuk Savaş’ın bitmesi ile tarihsel görevinin tamamlandığı tezi üretilmişti. Bu olgunun gerçek dışı olduğu günümüze kadarki süreçte zaten kanıtlanmıştır.
Dönemin görüşlerinin aksine NATO dağılmadı. Doğuya doğru genişlemeyi sürdürdü, kendisine yeni tehditler belirledi. Afganistan’dan Balkanlar’a, Karadeniz’den Baltık bölgesine kadar uzanan geniş bir coğrafyada faaliyet gösterdi. Askeri bir savunma örgütü adı altında Atlantik sisteminin küresel güvenlik mimarisinin temel silahlarından biri haline geldi.
Atlantik sistemi için Rusya yeni bir tehdit değildir. Soğuk Savaş boyunca inşa edilen “Rus tehdidi”, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından kısa süreli bir geri çekilme yaşasa da hiçbir zaman tamamen ortadan kalkmadı. NATO, Rus tehditi algısını farklı dönemlerde farklı gerekçelerle yeniden üretti.
Bugün Rusya’nın “uzun vadeli tehdit” olarak tanımlanması da bu dönüşümün sonucudur. Buradaki tek mesele Rusya’nın askerî kapasitesi değildir. Rusya, son yirmi yılda Atlantik merkezli tek kutuplu dünya düzenine karşı direnç gösteren başlıca güçlerden biri hâline geldi. Aynı dönemde Çin’in ekonomik yükselişi, BRICS’in genişlemesi ve çok kutuplu dünya düzeninin giderek güç kazanması da Atlantik sisteminin küresel üstünlüğünü zorlayan gelişmeler olmuştur.
Bu yüzden NATO’nun Rusya’yı tehdit olarak tanımlamasını olası savaş tehditlerinden ibaret yorumlamak sığ kalır. Atlantik sisteminin ekonomisini büyütmek ve sarsılamaz hale getirmesi için yapabileceği yegane şey başta Çin ve Rusya’yı yalnızlaştırmak ve Türkiye’yi silahsızlandırmaktır.
Dolayısıyla bugün üretilen “Rusya tehdidi” söylemi, Atlantik sisteminin küresel hegemonya mücadelesinin ideolojik dayanaklarından biri olarak değerlendirilmelidir.
2. TÜRK DEVRİMİ’NİN EKSENİ
a) Asya Çağını Açan Devrimler
Şu ana kadar Atlantik sisteminin yayılmacı politikasının silahlı ayağını NATO üzerinden gerçekleştirdiği tespitinde bulunduk. Bir de başta Türk Devrimi’nden örnekleştirebileceğimiz şekilde, Ezilen Dünya ülkelerine rakipsiz egemen olmak ve sömürgesi altına alarak kendi sistemini devam ettirebileceğine değinmek gerekir.
Yani bir başka deyişle Atlantik sistemi, emperyalist düzenin güvenlik mimarisini oluşturmaktadır. Emperyalizmin eğilimi de tam tekel olmaktır. Tam tekel olmak için emperyalizm önce ulus devleti hedef alır. Vatanı, sömürgeleştirme amacı güder. Sömürgeleştirmek, vatansızlaştırmaktır.
Sovyet Devrimi’nde, Türk Devrimi’nde, Çin Devrimi’nde, İran’da bu sürecin somut karşılıklarını görebiliyoruz. Tam da bu yüzden, ortak düşman ortak ittifakı doğurmuştur.
Atatürk de benzer tespitlerde bulunmuştur. Sovyet Devrimine neden olan olguların Türk Devrimi’ni yarattığından bahseder. Dünyaya örnek olduğunu, ezilen milletlerin yolunu açtığını dile getirir. Türk Devrimi’nin Sovyet Devrimi’nden etkilendiğini tespit etmek bugünün Türkiye’si için de yol göstericidir. Keza, aylarca tartışmasının sonucu Halkçılık Programı, 1921 Anayasası “Şûralar” sistemini getirir ve Atatürk şûraların “Sovyetler” anlamına geldiğini açıkça belirtir.
Altı Ok, Kemalist Devrimin programının özeti, halkçı bir yöntemle milli hakimiyet sistemine dayanan milli devleti inşasını sağladı. Burjuva demokratik devrimlerinden en büyük farkı, liberalizmin reddedilmesi onun yerine Sovyetler Birliği’nden esinlenilen kamu ağırlıklı bir ekonomi (karma ekonomi) planına sahip oluşuydu. Bunun başarılarını da 1930’larda net bir şekilde görebiliyoruz. Rusya ve Türkiye en hızlı ekonomik gelişmeyi gösteren iki ülke oldu.
b) Batı Tecrübesi
Başarılı bir savaş sonrası inşa dönemi geçiren Türkiye’de 1945 sonrasında sarsıntılar başladı. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında izlenen anlayışlardan kopmaya başlandı. Atlantik’in çıkarlarına bağlı bir politika yerini aldı. Amerika’nın en başta söylediğimiz gibi, yarattığı düşman kostümlerinden etkilenilmeye başlandı.
Bu hatalı politika, Marshall Planları çerçevesinde ekonomik ve askeri yardımlarla, ardından 1952’de NATO üyeliği ile resmiyet kazandı. Nihat Erimlerin “Küçük Amerika” hedefi ise bu yönelişin siyasi programı haline geldi.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında tam bağımsızlık ilkesi üzerine kurulan Kemalist Devrim programı, giderek yerini Atlantik sisteminin çıkar öncelikleriyle uyumlu bir çizgiyle aşındırılmaya başlandı.
Aradan geçen seksen yıl, bu tercihin Türkiye açısından nasıl bir tarihsel tecrübeye dönüştüğünü de gösterdi. Musul sorununda İngiltere’nin tutumu, Kıbrıs Barış Harekatı sonrasında uygulanan silah ambargosu, Johnson Mektubu ile Türkiye’nin milli çıkarlarına yönelik baskılar, Ege ve Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin aleyhine izlenen politikalar tam bağımsızlık şiarına zarar verdi. Türkiye, milli çıkarlarından uzaklaştı.
Bu tablo, Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında edinilen tarihsel tecrübeyle açıktan çatışıyor. Türk Devrimi’nin kurucu kadroları, dış politikayı devrimi milli çıkarlar ve tam bağımsızlık ilkesi üzerine inşa etmeye çalışmıştı.
Bugün Türkiye’nin önünde duran tartışma da tam olarak budur. Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında Türkiye, tarihsel tecrübesi ile milli çıkarlarını mı önceleyecek, yoksa Atlantik sisteminin önceliklerini kendi öncelikleri olarak mı görmeye başlayacak?
3. CUMHURİYETİN KURULUŞ VASİYETİ
Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında, Sovyetler Birliği ile kurulan ilişkiler Cumhuriyet’in kuruluş vasiyetini anlamlandırmak için birebir. Zira Mustafa Kemal’in, “Sovyet dostluğundan ayrılmayın!” sözleri de pratik bir gerçekliğin karşılığı olarak doğuyordu.
Açık bir şekilde Türkiye’nin geleceğini ve bakışını Batı’dan uzaklaştırıp, Doğu’ya yönlenmesini sağlayan bir pratiğin ürünüdür.
Türkiye’yle Rusya’nın ilişkileri her dönem belirleyici olmuştur. Milli Mücadele, Sovyet Rusya ile kurulan dayanışmanın sağladığı destekle zafere ulaştı. Cumhuriyet’in ilk yıllarında bu dostluk, halkçı politikalarla pekişti.
1945 sonrasında ise yön değişti. Türkiye’de, “Küçük Amerika” olma hayallerinden bahsedildi. Atlantikçi siyasetin programı fiiliyata geçti. Cumhuriyet’in kuruluş ilkelerinden uzaklaştı. Rusya’yla dostluk ilişkilerinden uzaklaşıldı. Türk Devriminin kazanımlarından uzaklaşıldı.
Bugün çok kutuplu dünya düzeninin yeniden güç kazandığı bir dönemde, Cumhuriyet’in kuruluş yıllarındaki bu tarihsel tecrübeyi iyi kavramak gerekir. Çünkü Türk Devrimi’ni Batı’nın siyasal ve ekonomik vesayeti altına girmeden kalkınabileceğini bu dönemde ortaya koydu.
4. “DOSTUMUZ TRUMP”
Beştepe’de gerçekleştirilen görüşmede Recep Tayyip Erdoğan’ın konuşması sırasında defalarca “dostumuz Trump” söyleminin de altını çizelim. Türkiye’nin 2004 senesinden sonra, ilk defa NATO Zirvesi’ne ev sahipliği yaptığı dönemde çıkmıştır “dostumuz Trump” söylemi.
Bu söylem uzun yıllardır sürdürüldüğü ifade edilen denge siyasetinin çöküşüdür. NATO’dan çıkmadan İsrail’i kınamanın sonuçlarıdır. Filistin ile dostluk zeminin sadece söylemlerde olmasının sonuçlarıdır.
Rusya’nın “uzun vadeli tehdit” olarak nitelendirildiği, İran’ın nükleer silaha sahip olmaması gerektiği vurgulanan NATO sonuç bildirgesine imza atıldı. Trump Ankara sınırları içerisinde İran’ı bombalayacağız tehditleri savurdu.
Trump’ın uzun süredir gündemde tuttuğu Zengezur Koridoru, yani Atlantik sisteminin Batı Asya’ya doğru genişlemesinin siyasi söylemi, değişen dünya düzenini dizayn etme girişimidir. Rusya’ya, Çin’e, İran’a giydirmeyi çalıştıkları o düşman kostümlerinin esas amacı da burada ortaya çıkar.
Ortaya konulan sonuç bildirgesi ile daha net bir şekilde görebiliyoruz. Atlantik sisteminin stratejisi, hedefi bellidir. Rusya ve Çin tehditlerini (yükselen Avrasya ülkelerini) yalnızlaştırmak. Bunu da başta, düşman kostümleri giydirerek göz boyamak. Sonuç olarak Türkiye’yi silahsızlandırmak.
5. CUMHURİYETİN İLKELERİNE DÖNÜŞ
Türkiye’nin son yetmiş beş yıllık tecrübesi tek bir gerçeği ortaya koyar: Atlantik programı içerisinde Türkiye’yi yönetmeye çalışan hiç kimse, Türkiye’yi yönetmemiştir. Bunun nedeni isimlerden kaynaklı, kişisel hatalar kesinlikle değildir. Atlantik sisteminine bağlılığı olan, Türkiye’yi yönetemez.
Amerikancılıkla, NATO sevdalılığıyla Türkiye yönetilmez.
Buna karşılık dünya, tek kutuplu Atlantik düzeninden çok kutuplu bir dünya düzenine doğru ilerliyor. Çöken bir sistem varsa, karşısında da yükselen bir sistem vardır. Bu, doğanın kanunudur. Bugün yükselen Avrasya, emperyalist tehditlere karşı yeni dünya düzeninin tam karşısında, insanlık için mecburi bir yoldur. Çin, Rusya ve İran’la birlikte ekonomi, sanat, bilim ve diğer birçok alandaki ilerleme, görülmesi gereken gerçekliğin parçasıdır.
Bu yüzdendir ki Rusya ile geliştirilen her iş birliği, Çin ile kurulan her ortaklık, İran’ın mücadelesine verilen destek Atlantik sistemine zararınadır.
Türkiye’nin ilerleyebileceği hat bellidir. Türkiye, tam bağımsızlığına kavuşmak için kuruluş özlerine dönerek yükselecektir. Ayrıca Türkiye’nin Rusya-Çin-İran (TRÇİ) ile kuracağı ittifak, tarihsel mirasının günümüzdeki karşılığıdır, zorunluluğudur. Türkiye tam bağımsız olmak istiyorsa TRÇİ ittifakını kurmalı, TRÇİ ittifakında -yani yükselen kuvvetlerin yanında- olmak istiyorsa Kemalist Devrim rotasına girmelidir.
1876’dan bu yana gelen devrim birikimimiz boşuna değildir. Emperyalizmle mücadele içinden doğmuş olan Türk Devrimi’nin parolası bugün de geçerlidir. Şimdi gün, bu programı uygulama günüdür. Çöken ABD hegemonyası güpegündüz karşımızdayken, yükselen Asya hemen yanı başımızdayken edilgen değil, etken olacağız ve üretmenin, insancıllığın, geleceği kuranların önderliğine ulaşacağız.






