Ensarullah’ın Zaferi ve Atlantik’in Babülmendep Çıkmazı

Ensarullah’ın Zaferi ve Atlantik’in Babülmendep Çıkmazı
Picture of Muhammed Hüseyin Yanmaz
Muhammed Hüseyin Yanmaz
TGB Ankara İl Sekreteri

Yemen’de son haftalarda yaşanan gelişmeler, yalnızca Yemen iç savaşının yeni bir safhası olarak değerlendirilemez. Sana merkezli Ensarullah yönetiminin Kızıldeniz kıyısında ilerleyerek Mokha’yı ve Babülmendep çevresindeki stratejik noktaları kontrol altına alması, Hürmüz Boğazı’nda yaşanan krizle birlikte düşünüldüğünde Batı Asya’daki güç dengelerinin dünya ekonomisine doğrudan yansıdığını gösteriyor.

Bugün Yemen’de yaşananları anlayabilmek için önce Yemen’in tarihine ve ülkedeki siyasal bölünmenin gerçek niteliğine bakmak gerekiyor.

Ensarullah: ‘Ulusal Kurtuluşun Hükümeti’

Yemen, 2015 yılından bu yana fiilen iki ayrı siyasi merkez arasında bölünmüş durumda. Başkent Sana’yı ve ülkenin nüfus yoğunluğunun önemli bölümünü kontrol eden Ensarullah öncülüğündeki yönetim ile Aden merkezli, Suudi Arabistan ve diğer bölgesel aktörler tarafından desteklenen güçler arasında uzun yıllardır süren bir mücadele var.

Son dönemde Emperyalizmin dezenformasyon merkezleri, Sana hükümetini yani Devrimci Ensarullah hareketini, ‘İran’ın vekil gücü olmaktan ibaret Husi isyancılar’ yaftasıyla dünya kamuoyu nezdinde marjinalleştirme çabası içine girdiler. Şayet bu hareket ABD’nin bileğini büktüyse ‘Şii Husi ailesinin, Yemen’in yapısal gerçekliğinden kopuk marjinal isyanı’ olarak değerlendirilmelidir(!) 


Bu merkezlerin yarattığı algıların aksine Sana’daki yönetim ülkenin geniş ve yoğun nüfuslu bölgelerinde fiili yönetim mekanizmalarını sürdürüyor. Yemen coğrafyasının çok büyük bir kısmını çöller kaplıyor. Suudi Arabistan destekli Aden yönetimi yüz ölçümü bakımından daha geniş bir coğrafyayı kontrol ediyor ancak bu bölgelerin büyük kısmı nüfus yoğunluğu düşük olan devasa çöllerle kaplı. Ensarullah yönetimi ise Yemen’in nüfusunun yaklaşık yüzde 70 ile yüzde 80’inin yaşadığı bölgeleri kontrol ettiği Batılı merkezler tarafından da kabul edilen bir gerçektir. Bu oran yaklaşık 20-25 milyon insana tekabül ediyor. 

Husi ailesinin Ensarullah’ı kurmasına ve ardından ülkenin büyük bölümünü yöneten geniş bir koalisyon oluşturmalarına zemin hazırlayan siyasi süreç, Yemen’in Baas Partisi (Arap milliyetçileri) ve Sosyalist Parti (Hizb’ul İştiraki) gibi çeşitli gruplarla ittifaklar kurmayı da kapsıyordu. Devrime giden süreçte diğer siyasi kuvvetleri kendine çeken bir ağırlık merkezi haline geldi. Körfez İşbirliği Konseyi(KİK) Yemen’i 6 parçaya bölmeyi hedeflerken, Ensarullah hareketi ülkenin yapısallığına uygun olarak birleştirici bir kuvvet olarak ortaya çıktı. 2014-2015 devrimi ile iktidara gelen bu hareket devamındaki süreçte kendini ‘Husi Arabistan(!)’ olarak değil resmi adıyla ‘Ulusal Kurtuluş Hükümeti’ olarak tanımladı. Ensarullah hareketi, Zeydi toplumsal tabandan doğmuş olsa da yalnızca bir mezhep hareketi olarak açıklanamayacak geniş bir siyasi koalisyon oluşturdu. Bu Tabloyu “İran destekli Şii Husiler meşru Yemen hükümetine isyanı”şeklinde anlatmak, Yemen’deki güç ilişkilerini çarpıtmaktan ibarettir. 

Dışişleri Bakanımız Sayın Hakan Fidan’ın açıklamaları ne yazık ki bu bağlamda içler acısıdır. Hükümet yetkilileri ve Türk Ana Akım medya hep bir ağızdan emperyalizmin türküsünü çığırarak bu dezenformasyonun bir parçası oldular. Filistin’de ‘emperyalizme karşıyız’ deyip Yemen’de emperyalizmin bölgesel müttefiklerinin kullandığı dili tekrar etmek, Türkiye’nin bağımsız dış politika iddiasıyla bağdaşmadığını hatırlatırız.     

Mezhebi ABD Olan Kıbleyi Şaşırır

Bugün büyük küresel medya çeteleri Yemen-Suudi Arabistan arasındaki savaşı ‘mezhep çatışması’ olarak da lanse ediyor. Oysa ‘Ulusal Kurtuluş Hükümeti’nin’ Savunma Bakanlığı görevini yürüten Sünni-Şafii bir Müslüman olan Muhammed El-Atıfi’dir. 1962 yılında, Yemen’de cumhuriyetçiler ile Zeydi İmamlar yönetimini savunan güçler arasında başlayan iç savaşta, Suudi krallığı Zeydi İmamları desteklemişti. ‘Biricik müttefiki İran’daki şahlık rejimi’ ile kol kola ‘Zeydi İmamlar Yönetimine’ arka çıkmıştı. Karşılarında ise Demokratlara kol kanat geren ‘Sünni Cemal Abdunnasır’ vardı. Dolayısıyla Yemen meselesini yalnızca “Sünni-Şii çatışması” olarak açıklamak tarihsel gerçeklikle örtüşmüyor. Dün ‘Sünni İslam’a en yakın mezhep’ olarak gördükleri ‘Zeydilik’ bugün Sünni Müslümanlar için çok büyük bir tehdit olarak lanse ediliyor. Yersen.. Hiç kafa karıştırmaya gerek yok. Mezhebi ABD olan kıbleyi şaşırır..  

Buraya kadar yaşanan çatışmayı anlamak için 2 tez ortaya koyduk:

1) Ensarullah hareketi lanse edildiği gibi salt Husi ailesinin önderlik ettiği marjinal bir hareketten ibaret değil Yemenin yapısallığına uygun birleştirici bir harekettir.

2) Yaşanan çatışma Şii-Sünni çatışması değil emperyalizmle-direnen milletlerin çatışmasıdır.

Sana’dan Babülmendep’e Değişen Güç Dengeleri

Emperyalizmin Mağlubiyeti: Yemen Savaşı

2014 senesinden Ensarullah’ın Sana’da ağırlık kazanması ve 2015’de siyasi geçiş sürecinin çökmesi yeni bir döneme gebe oldu. Dönemin Cumhurbaşkanı Abd Rabbuh Mansur Hadi Aden’e kaçtı. Hadi ‘talebi üzerine’ Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyon 26 Mart 2015’te Yemen’ yönelik askeri harekat başlattı. Aslında bu  harekata önderlik eden Amerika Birleşik Devletleriydi. ABD koalisyona istihbarat, lojistik ve silah desteğini bol keseden verdi. Yemendeki iç savaş çok kısa sürede ABD’nib can çekiştiği uluslararası bir savaşa dönüştü.

2015’te başlayan savaşın temel hedefi Sana’daki Ensarullah yönetimini geriletmek Yemen’de ABD ve İsrail’in bölgesel çıkarlarıyla uyumlu bir siyasi düzen oluşturmaktı.

Fakat aradan geçen yıllar savaşın amacına ulaşmasının mümkün olmadığını gösterdi. Sana da devrimci yönetim devrilmedi. Ensarullah ortadan kaldırılamadı. Aksine savaş uzadıkça hareket askeri ve siyasi kapasitesini geliştirdi. 2022 yılında ateşkesin ardından Yemen halkının yegane meşru hükümeti olarak kalıcılığını teyit etmiş oldu.

Aradan geçen yıllarda ise Ensarullah yalnızca başkent Sana’yı elinde tutmakla kalmadı: füze ve İHA kapasitesini geliştirdi, Kızıldeniz’deki deniz trafiğini kontrol edebilecek bir güç haline geldi ve geçtiğimiz hafta Babülmendep çevresinde stratejik mevziler elde etti.

Bundan ötürü Ensarullah öncülüğünde Yemen halkının bugün verdiği bu mücadele 2015’de başlayan savaşın sonuçlarının yeni bir aşamaya geçtiğini gösteriyor. 

Babülmendep neden bu kadar önemli?

Yemen’in dünya siyaseti açısından önemini anlamanın anahtarlarından biri coğrafyasıdır. Öyle ki jeoekonomik konumu dünya ekonomisini yıpratma ve yönledirme kapasitesine sahiptir. Yemen Kızıldeniz’in güney çıkılındaki Babülmendep Boğazı’nın hemen yanında bulunuyor. Babülmendep, Kızıldeniz’i Aden  Körfezi’ne, dolayısıyla Hint Okyanusuna bağlıyor. Bu güzergah üzerinden gemiler Kızıldeniz’e, oradan da Süveyş Kanalı üzerinden Akdenize ulaşıyor.

Hint Okyanusu → Aden Körfezi → Babülmendep → Kızıldeniz → Süveyş Kanalı → Akdeniz

Bu nedenle Babülmendep Asya ile Avrupa arasındaki deniz ticareti açısından stratejik öneme sahiptir. 

Dünya petrol üretiminin yüzde 7’si Babülmendep üzerinden geçiyor. Dolayısıyla Yemen’deki savaş, dünya ticaretinin önemli damarlarından birine dokunuyor. Ensarullah güçleri Yemen’in Kızıldeniz kıyısındaki stratekik Mokha limanını ele geçirdi. Bugün içtiğimiz kahvelere ismini veren bu kent Babülmendep’e yalnızca 80 kilometre uzaklıkta. Ardından Babülmendep yönünde ilerledi ve Perim Adası ile Haniş takımadaları üzerindeki kontrolünü genişletti.

Mokha’nın el değiştirmesi sıradan bir taktik kayıp değildir. Mokha, Babülmendep’in kapısıdır. Babülmendep ise Kızıldeniz’in güney kapısıdır.

Yemen’deki son gelişmeler Suudi Arabistan’ı zor bir konuma soktu. Riyad uzun yıllar boyunca Yemen’de kendi güvenlik çıkarlarını koruyacak bir siyasi ve askeri düzen kurmaya çalıştı. Fakat Ensarullah’ın son saldırıları ve ilerleyişi, Suudi Arabistan’ın Yemen’deki müttefiklerinin askeri kapasitesine ilişkin soru işaretleri oluşturdu. Reuters’ın aktardığına göre Ensarullah’ın son ilerleyişi sırasında Suudi destekli güçler önemli mevzilerden geri çekildi ve bazı bölgelerde ABD ile Suudi Arabistan tarafından sağlanan silahlar Ensarullah’ın eline geçti.

Aydınlık’ın Eylül 2026 tarihli haberinde ise Riyad’ın Ensarullah’a karşı İsrail, İngiltere, ABD ve Mısır dahil farklı aktörlerden destek aradığı aktarılıyor. İngiltere’nin Suudi savaş uçaklarına havada yakıt ikmali desteği sağlama kararı aldığı da bildirildi. Burada dikkat çekici olan yalnızca Suudi Arabistan’ın askeri durumu değil, savaşın dengelerinin değişmiş olmasıdır. 2015’te Suudi Arabistan Yemen’e müdahale etme özgüvenine sahipken bugün Suudi Arabistan’ın kendi güvenliğini sağlayamadığı, enerji altyapısını ve Kızıldeniz üzerinden gerçekleştirdiği taşımacılığı istikrarını koruyamadığı görülmektedir. Babülmendep’te ortaya çıkan her askeri kriz doğrudan petrol fiyatlarına, navlun maliyetlerine, sigorta giderlerine ve Avrupa-Asya arasındaki ticaretin süresine yansıyabiliyor.

Nitekim 2023’ten itibaren Ensarullah’ın Filistin’e destek amacıyla Kızıldeniz’deki ABD-İsrail bağlantılı gemilere yönelik saldırıları, çok sayıda ticari geminin Afrika’nın güneyinden dolaşmasına neden oldu. Gemilerin Ümit Burnu güzergâhına yönelmesi taşıma sürelerini ve maliyetleri artırdı.

Kızıldeniz krizinin dünya ticaretine etkileri OECD’nin Uluslararası Ulaştırma Forumu ve UNCTAD tarafından da raporlandı. Asya-Avrupa güzergâhlarında yolculuk sürelerinin uzaması ve maliyetlerin artması, Yemen’deki gelişmelerin dünya ekonomisine nasıl yansıdığını gösteriyor.

Bir geminin Kızıldeniz’den geçememesi yalnızca rotasını değiştirmiyor:

-Daha fazla yakıt harcanıyor.

-Gemi daha uzun süre denizde kalıyor.

-Sigorta maliyetleri yükseliyor.

-Navlun fiyatları artıyor.

-Ürünlerin teslim süresi uzuyor.

Sonuçta Yemen’deki bir askeri gelişme, Avrupa’daki fabrikadan Asya’daki fabirakaya kadar uzanan küresel ekonomik zincirin bir parçası haline geliyor. Bu nedenle savaşın ekonomik cephesi Yemen sınırlarını aşıyor. 

Hürmüz’den Babülmendep’e: İki boğaz, tek denklem olarak ifade edebiliriz. Şimdi mesele daha da genişliyor. Hürmüz Boğazı Basra Körfezi’nin çıkışıdır. Babülmendep ise Kızıldeniz’in girişidir. Hürmüz, Körfez’deki petrolün dünya pazarlarına çıkışını; Babülmendep ise Asya ile Avrupa arasındaki deniz ticaretinin önemli güzergâhlarından birini etkiliyor. Bir boğazın kapanması, bir limanın el değiştirmesi veya bir enerji güzergâhının devre dışı kalması; petrol fiyatlarından enflasyona, deniz taşımacılığından merkez bankalarının kararlarına kadar uzanan bir zincir oluşturabiliyor. Hürmüz Boğazı’ndaki savaş ve ulaşım sorunlarıyla birlikte değerlendirildiğinde, Babülmendep çevresindeki gelişmeler ABD ve Batılı devletlerin karşı karşıya olduğu stratejik baskıyı artırıyor. 

ABD Batı Asya’da Mağlubiyetle Yüzleşiyor

-Türkiye

-İran

-Hürmüz

-Filistin

-Irak

-Yemen

Bu ülkeleri birlikte değerlendirildiğinde Washington’un karşı karşıya olduğu sorun yalnızca askeri değil, aynı zamanda siyasi ve ekonomik bir kaynak dağılımı sorunu haline geliyor. Bu tabloyu doğrudan Amerikan dünya hegemonyasının sona erdiği bir tablo olarak değerlendirebiliriz. 

ABD uzun yıllardır Batı Asya’daki askeri varlığı sayesinde enerji yolları üzerinde önemli bir stratejik ağırlık oluşturdu. Ancak bugün İran, Yemen, Irak, Filistin ve diğer cephelerde ortaya çıkan çıkan direniş ve Türkiye’de 15 Temmuz 2016’da gladyonun tasfiyesi Washington’un askeri ve ekonomik açıdan hüsrana uğrattı. Daha insancıl ve paylaşımcı olan yeni dünya düzeninde Amerikan Emperyalizmine yer yok. Yeni, paylaşımcı dünyanın inşasında insanlığın önündeki biricik çözüm  TRÇİ İttifakı (Türkiye-Rusya-Çin-İran) önderliğinde bütün emperyalizme karşı mücadele veren milletlerin birleşmesidir.

Paylaş: