Son dönemde okullarda yaşanan şiddet olayları, üzerinde yalnızca birkaç gün konuşup geçemeyeceğimiz kadar ciddi bir soruna işaret ediyor. Her yeni olayın ardından failleri, aileleri, güvenlik önlemlerini ve okullardaki denetim eksikliğini tartışıyoruz. Ancak bütün bu tartışmaların arasında çoğu zaman daha temel bir soruyu gözden kaçırıyoruz: Gençlerin birbirleriyle ve içinde yaşadıkları toplumla kurdukları ilişki nasıl değişiyor? Elbette okul saldırılarının tek bir nedeni yok. Her şiddet olayını aynı gerekçelerle açıklamak mümkün değil. Ancak gençlerin yetiştiği toplumsal düzenin onların düşünme, davranma ve ilişki kurma biçimleri üzerindeki etkisini de görmezden gelemeyiz.
Eğitim Diplomalardan İbaret
Bugün gençler daha çocuk yaşlardan itibaren büyük bir rekabetin içine giriyor. Aynı sırayı paylaştıkları arkadaşları, bir süre sonra sınavlarda geçmeleri gereken rakiplere dönüşüyor. Başarı bireysel bir kazanım, başarısızlık ise yalnızca kişinin kendi yetersizliği olarak görülüyor. Eğitim, birlikte öğrenmenin ve gelişmenin alanı olmaktan uzaklaşarak giderek bireysel bir kurtuluş yarışına indirgeniyor.
Bu durum yalnızca eğitim sisteminin değil, içinde yaşadığımız ekonomik ve toplumsal düzenin de bir sonucu. Neoliberal anlayış, bireyi toplumsal ilişkilerinden bağımsız ele alırken rekabeti hayatın doğal ve kaçınılmaz bir parçası olarak sunuyor. Emperyalist kültürün yaygınlaştırdığı tüketim alışkanlıkları ve bireyci yaşam anlayışı da gençlerin ortak bir gelecek düşüncesi etrafında buluşmasını zorlaştırıyor. Üstelik gençler yalnızca birbirlerinden değil, üretimden de uzaklaşıyor. Kendi emeğinin sonucunu göremeyen, yaşadığı topluma somut bir katkı sunma imkânı bulamayan genç için eğitim çoğu zaman yalnızca sınavlardan, notlardan ve diplomalardan ibaret kalıyor. Böyle bir ortamda aidiyet duygusunun, ortak sorumluluk bilincinin ve dayanışma ilişkilerinin gelişmesi de tabii epey güçleşiyor.
CUMHURİYET VE EĞİTİM
Burada geçmişe dönüp Cumhuriyet’in eğitim anlayışına bakmakta yarar var. Köy Enstitüleri, eğitimi hayatın ve üretimin içinde örgütleyen önemli bir deneyimdi. Öğrenciler bir yandan bilimsel bilgi edinirken diğer yandan tarımla, sanatla, edebiyatla ve çeşitli üretim faaliyetleriyle ilgileniyordu. Birlikte çalışmak, ortak sorunlara çözüm üretmek ve yaşadığı topluma karşı sorumluluk duymak eğitimin ayrılmaz parçalarıydı. Elbette Köy Enstitülerini bugünün koşullarına olduğu gibi taşımak mümkün değil. Ancak bu deneyimin arkasındaki düşünce bugün de oldukça değerli. Eğitim yalnızca bireyin meslek edinmesini değil, toplumsal yaşamın bilinçli ve üretken bir parçası haline gelmesini de sağlamalıdır.
Bugün ihtiyacımız olan, gençlerin birbirleriyle rekabet etmek dışında da ilişkiler kurabildiği bir eğitim ortamı. Bilimin, sanatın, sporun ve üretimin öğrencilerin gündelik hayatında gerçek bir karşılığının olması gerekiyor. Birlikte bir eser ortaya koymak, bir sorunu çözmek ya da topluma fayda sağlayan bir çalışmada yer almak, gençlerin birbirlerini yalnızca rakip olarak görmelerinin önüne geçebilecek önemli deneyimlerdir.
PSİKOLOJİK DANIŞMANLIK HİZMETLERİ GÜÇLENDİRİLMELİ
Kuşkusuz bunlar tek başına okul saldırılarını ortadan kaldırmayacaktır. Okullarda psikolojik danışmanlık hizmetlerinin güçlendirilmesi, şiddet risklerinin erken fark edilmesi ve güvenli eğitim ortamlarının oluşturulması da zorunludur. Ancak yalnızca saldırı gerçekleştikten sonra alınacak önlemlere odaklanmak, sorunun ortaya çıktığı koşulları değiştirmeye yetmez. Asıl mesele, nasıl bir gençlik yetiştirmek istediğimizle ilgilidir. Birbirini geçmeye çalışan, kendi geleceğinden başka bir şey düşünmeyen bireyler mi yoksa birlikte üreten ve yaşadığı topluma karşı sorumluluk hisseden gençler mi?
Cumhuriyet’in kamucu, bilimsel ve üretimle bütünleşen eğitim mirası, bu soruya yanıt ararken başvurabileceğimiz en önemli bir birikimdir. Çünkü gençlerin birbirlerine yabancılaşmasını yalnızca bireysel davranışlar üzerinden tartışmak yeterli değil. Onları bir araya getirecek ortak amaçları, üretim ilişkilerini ve toplumsal bağları da yeniden kurmak gerekiyor. Belki de bugün eğitim üzerine düşünürken sormamız gereken en önemli soru şu: Okullar hayata yalnızca kendi geleceğimizi kurtarmamız için mi, yoksa Türkiye’nin yarınlarını birlikte kurabilmemize mi hazırlıyor?







