Üç yaşındaydı. Annesi Rehan ve beş yaşındaki ağabeyi Galip yanındaydı.
Küçük yuvasında huzur içerisinde yaşıyor olabilirdi. Geceleyin minik yatağında yatıyor, uyandığında babasının kollarına, ayaklarına sarılıyor olabilirdi. Ona bu yaşamı çok gördüler. Ona izin vermediler. Onu bambaşka bir yaşama sürüklediler. Bambaşka ve kısacık bir yaşam…
İsmi Aylan’dı. Onunla birlikte 9 aylık Hasal, 1,5 yaşlarındaki ikiz kardeşler Zeynep ve Abdullah, 11 yaşındaki Haydar ve onun 7 yaşındaki kardeşi Ahmet ile yine 11 yaşındaki Tahara da yola koyulmuştu. Hiç birini görmedik. Fotoğraflardalardı. Ancak yalnızca Aylan’ı gördük. Oradaydı.
Bir anneyi düşünün. İki evladıyla umuda yolculuk ettiğini her şeye rağmen yine de umut eden bir anne... İki evladının da son anlarını yaşadığını gören, duyan ve kendisi de sonrasında can veren bu annenin ne hissetmiş olabileceğini düşünün. Rehan’a ölümü yaşatan şeyin ne olduğunu düşünün.
İnsanı yurdundan ayrılmak zorunda bırakan şey ne olabilir? Bir insan ne zaman yurdundan ayrılmayı bir çare olarak görmeye başlar? Çaresizlikler baş gösterdiğinde acımasızlık ne zamandır hüküm surer dünyada? Sahi kim kundağında, henüz yaşı bile dolmamış bir bebeği ölüme sürükleyecek koşulları yaratacak kadar canileşebilir? 9 aylık Hasal’la 3 yaşındaki Aylan’ı kim öldürmüş olabilir?
Bu sorulara cevap aramaksızın yapacağımız yorumlar havada kalır.
2011 yılından bu yana binlerce insan Suriye’den göç etmek zorunda kaldı.
İnsanı yurdundan ayrılmak zorunda bırakabilecek, insana yurdundan ayrılmayı bir care olarak gösterebilecek şeylerden biri de kendisinin yüzleştiği ölümdür. Sevdiklerinizin yaşamı tehlikedeyse iki seçeneğiniz vardır. İmkanınız varsa bulunduğunuz yerde örgütlü bir mücadele verirsiniz. Sevdiklerinizin yaşamı için kendi yaşamınızı ön cephelere sürersiniz. Suriye’nin çeşitli bölgelerindeki Halk Milisleri bunlara örnektir.
Ancak imkanınız yoksa göç edersiniz. Örgütlü mücadelenin terörle sindirildiği, sefaletin kol gezdiği bir bölgede; dört bir yanınızın çevrildiğini hissettiğiniz ve tüm dünyanın sizi kendisine bir tehditmiş gibi gösterdiği zamanlarda bulunduğunuz yeri terk etmek belki de sevdiklerinizi korumak için yapabileceğiniz en makul hamledir.
Peki kim kundaktaki bir bebeği, henüz gençliğini görememiş bir çocuğu, iki evladına da sımsıkı sarılan bir anneyi, 3 yaşındaki küçük Aylan’ı, 1.5 yaşındaki Zeynep’i ölüme sürükleyecek koşulları yaratacak kadar canileşebilir gerçekten?
2011 yılından beri Suriye, uluslararası terör şebekelerinin adeta bir merkezi haline getirildi. Rejim kuvvetleri bir gün Avrupa’nın çeşitli yerlerinden “Esed”e karşı savaşmaya gelenlerle çarpıştı. Öteki gün Halk Milisleri, bir üniversiteyi vurup onlarca öğrenciyi katleden tekfircilerle çatıştı. Bir sonraki günse IŞİD barbarlığı çıkageldi. Ülkenin kuzeyindeyse emperyal bir projenin bekçileri baş gösterdi.
Tüm bu koşulları kim yarattı?
Terör şebekelerini finanse ederken kan kokusunu içine çekmekten bir sakınca duymayanlar…
Teröristlere koca koca tırlarla mermiler, silahlar, füzeler taşıyanlar…
Tüm bu aşağılık düzene meydan okumayıp sessiz kalanlar…
İki cümlesinden bir tanesinde “ama Esad da” diyenler…
Emperyalizme sırtını dayayıp Batı Asya’da “pasta”dan pay dilenenler…
Ağabeylerinin Think Tanklerinin projelerini pazarlayıp, kuzenlerinin Avrupa’dan ithal ettikleri fonlarla beslenenler…
Küçük Aylan’ın katilini mi arıyorsunuz? Çok uzaklara bakmayın. Televizyonunuzu, o çok sevdiğiniz haber kanallarınızı açın. İşte oradalar!
Onu kim mi öldürdü? Üniversitelerinizin kürsülerinden, fildişi kulelerinden ahkam kesenlere sorun Aylan’ı kimlerin öldürdüğünü.
Kim mi çok gördü yaşamı Aylan’a? Gidin sorun ona. Tabutunun başına gidin. Kağıt gibi yanan, üflendiğinde Karahindiba gibi dağılan yaşamlara sorun bu soruyu. Onlar size doğru cevabı vereceklerdir.
Çok bir şey istemiyoruz aslında. Emperyal barbarlık nihayete kavuşsun.
Çocuklar öldürülmesin, şeker de yiyebilsinler.
Mert Can YILMAZ