Birinci Meşrutiyet’e Giden Rota Nasıl Çizildi?

Meşrutiyetin ilanından sonra anayasa için kurulan komitede Namık Kemal ve Ziya Paşa’nın bulunması, yeni dönemin benimsenmesini kuvvetlendirmiştir.

Birinci Meşrutiyet’e Giden Rota Nasıl Çizildi?
Taha Küçükuygun
Taha Küçükuygun

19. Yüzyıl Osmanlı Devletinin Batı kapitalizmi karşısında bitap düştüğü bir asır olarak tarihe geçti. Hâlihazırda zayıflamakta olan yönetim mekanizması ve anlayışı, nitelikli devlet adamı yetersizliği gibi nedenlerle yeni sorunları ve yüzyılın devletlerinin parlamenter yapısını kavrayamıyor, onlarla mücadelede yetersiz kalıyordu. Balta Limanı Antlaşması (1838) birlikte Avrupalı devletlerin pazar alanı haline getirilen Osmanlı toprakları, imtiyaz üzerine imtiyaz verilmesinin bir eseriydi. Ardından gelen Tanzimat Fermanı ve Islahat Fermanı batı taklitçiliğinden ve başarısız reform çalışmalarından öteye gidemediler. Aksine bu fermanlar isyanlara ve toplumda huzursuzluğa sebebiyet verdiler, ekonomide çıkmaz sokaklar yarattılar.

Tanzimat Döneminin çıkmaza sokan sonuçlarının ardından halkın içinde muhalif gençler ortaya çıkmaya başlamıştı. Bu dönemin en belirgin muhalif karakteri Yeni Osmanlılar Cemiyeti çevresinde şekillenmekteydi. Bu cemiyet genellikle memurlardan ve devlet adamlarından oluşmaktaydı. Bu nedenle, yöneticileri etkileyebilecek kabiliyete sahiptiler. Cemiyetin üyelerinin Avrupa’yı görmüş, Batılı devletlerin yönetimlerini ve anayasalarını inceleme fırsatı bulmuş olmalarından dolayı, Osmanlı’nın kurtuluşunu meşrutiyet yolunda atılacak adımlara dayandırmaktaydılar. Özellikle Namık Kemal’in önderlik ettiği cemiyet, saray tarafından tespit edildikten sonra Avrupa’ya geçerek Ziya Paşa gibi önemli bir muhalifi de aralarına katarak meşrutiyet ısrarlarını sürdürdüler.

Her ne kadar Yeni Osmanlılar çalkantılı süreçler geçirmiş olsalar da hükümette faal olan devlet adamlarını etkilemiş, sonucunda da Birinci Meşrutiyet’in yolunu açmışlardır. Bunun en açık kanıtlarından biri meşrutiyetin ilanından sonra anayasa için kurulan komitede Namık Kemal ve Ziya Paşa’nın bulunmaları, yasaların belirlenmesinde kuvvetli bir rol oynamış olmalarıdır.

Birinci Meşrutiyet’in İlanı

30 Mayıs 1876 tarihinde Süleyman Paşa’nın desteği olan bir hükümet darbesiyle Sultan Abdülaziz tahttan indirilmiş ve yerine V. Murad getirildi. Fakat çok kısa bir süre, 93 gün, sonra akli melekeleri yerinde olmadığı iddiasıyla indirilerek yerine meşrutiyeti ilan etme sözü alınan II. Abdülhamit çıkarıldı. Devletin istikbalinin ve Batılı devletlerin bölücü politikalarından kurtuluşunun meşrutiyette yattığına ikna olmuş devlet adamlarının Sultan Abdülaziz’i devirmesiyle başlayan bu süreç, II. Abdülhamit’in meşrutiyeti ilanı ile sonuçlanmıştı.

Meşrutiyetin ilanından sonra anayasayı oluşturmak için Mithat Paşa’nın başkanlığı altında bir komisyon oluşturuldu. Bu komisyon Türk Devrimine meclis ve anayasa kültürü kazandıracak Kanun-i Esasi’yi ilan ettirmiştir, bu sayede de Meclis-i Mebusan kurulmuştur.

Türk Devrimine Giden Yolda İlk Anayasa, Kanun-i Esasi

Meclis-i Mebusan içinde vekiller Gayrimüslim ve Müslüman diye ayırt edilmemişlerdir. Buna ek olarak, Kanun-i Esasi’de Devletin dininin İslam olduğu vurgulanmasına karşın din özgürlüğü olduğu aktarılmakta, kişisel özgürlüklerin bahsi geçmekte ve memur olmak için Türkçe bilmek zorunlu kılınmaktadır. Türkçenin zorunlu olması ilk kez Türk kimliğinin yükselişe geçmesini sağlamıştır. Başta Gayrimüslim vekillerce Türkçenin zorunluluğu çok tartışılmış fakat sonucunda bazı Gayrimüslim vekiller kendi millet kimlikleriyle devam etmeyi amaçlarken bazıları bu yasanın doğruluğuna ikna olmuşlardır.

Kanun-i Esasi’nin içerdiği maddeler gereği söylenebilir ki bir “Osmanlı vatandaşı” modeli yaratılmaktadır. Başka bir deyişle bir “üst kimlik” oluşturulmuştur. Bu kimlik, Osmanlı topraklarında yaşayan bütün insanları ortak bir paydada toplamayı sağlayarak Batılı devletlerin Osmanlı üzerindeki politikalarını ve Balkanlarda kendini sıkça gösteren milliyetçi isyanları önlemeyi amaçlamıştır.

“MADDE 1.- Devleti Osmaniye'nin dini İslâm’dır. Bu esası vikaye ile beraber asayişi halkı ve adabı umumiyeyi ihlâl etmemek şartile memaliki Osmaniye’de maruf olan bilcümle edyanın serbestii icrası ve cemaatı muhtelifiye verilmiş olan imtiyazatı mezhebiyenin kemakân cereyanı Devletin tahdi himayetindedir.

MADDE 8.- Devleti Osmaniye tabîyetinde bulunan efradın cümlesine herhangi din ve mezhepten olur ise bilâ istisna Osmanlı tabir olunur ve Osmanlı sıfatı kanunen muayyen olan ahvale göre istihsal ve izah edilir.

MADDE 18.- Tebaai Osmaniye’nin hidematı Devlette istihdam olunmak için devletin lisanı resmisi olan Türkçeyi bilmeleri şarttır.”

Meclis-i Mebusan da yaptığı çalışmalarla anayasanın göstermekte olduğu ileriliği doğrulamıştır. Kanun-i Esasi’de alınan kararlar doğrultusunda özgürlükçü ve eşitlikçi bir çizgide hareket etmiş, anayasanın teorisini sunduğu pratiği başarılı bir şekilde uygulamaya koymuştur.

Kanun-i Esasi Işığında Meclis-i Mebusan

Yukarıda da söylediğimiz gibi Meclis-i Mebusan’da Gayrimüslim ya da Müslüman ayrımı güdülmemiştir. Gayrimüslim, özellikle de dikkat edilmesi gereken Ortodoks Hristiyan mebuslar, Rusya’nın savaş açmasına karşın Osmanlı’dan taraf olmaktaydılar; Kanun-i Esasi ve Meclis-i Mebusan sayesinde kardeşçe yaşanabileceğini savunmuşlardır. Bunun yanı sıra, Hristiyan vekiller için cuma günleri gibi pazar günlerinin de tatil edilmesi tartışılmış ve kabul edilmiştir. Başka bir deyişle, “dinler arası” dostluk ve kardeşlik anlayışı mecliste sağlanmaktadır. Bu sayede kimlik arayışı, “Osmanlıcılık” fikri etrafında vücut bulmuştur.

Meclis-i Mebusan devlet memurlarını da tetkik etmiştir. Uzun zamandır nitelik gözetilmeden görevlendirilen memurların çoğu vergi kaçırmakta, yolsuzluk yapmaktaydı. Bu memurların çoğu zaman cezasız kalması meclisin dikkatini çekmiştir. Vekiller, memurlara emeklilik getirilmesi ya da yolsuzluk yapan memurların cezalandırılmasının ciddi bir biçimde ele alınması gibi düzenlemelerle memuriyete yenilikler getirme konularında ortaklaşmışlardır.

Özellikle Meclis-i Mebusan’ın ikinci döneminde vekiller hükümeti daha çok sıkıştırmıştır. Ruslara karşı kaybedilen 93 Harbinin (24 Nisan 1877–3 Mart 1878) sonrası Osmanlı devleti toprakları içinde açlık ve sefalet kuvvetlenmekteydi. Buna ek olarak savaş sırasında yapılan yolsuzluklar bulunmaktaydı. Meclis de memurlara karşı hâlihazırda olan sert yapısını daha da kuvvetlendirerek yolsuzluklara mücadele etmeye çalışmıştır. Örneğin, Selanik’te askerlere kötü yemek verilmesi sonucunda meclis harekete geçmiş ve suçluların orduyu zehirlemekten dolayı cezalandırılmasına karar vermiştir. Buna ek olarak Karadeniz’de Ruslara esir düşen Mersin gemisinin tamamıyla zaaf sonucu kaybedildiği ve Osmanlı Karadeniz’de Rusya’dan daha güçlü bir donanmaya sahipken bu olayın yaşandığını ortaya çıkarmıştır. Bu dönem içinde Ardahan Kalesi civarındaki askerlerin yiyecek ve mühimmat eksikliği nedeniyle teslim olmak zorunda kalmış olmaları, İstanbul’da İlmiyye öğrencilerinin meclisin önünde eylemine yol açmıştı. Bu gibi halkın içinden çıkan savaştaki yolsuzluklara karşı çıkan tepkiler meclise cesaret vermiş ve onun halkla bir bütün haline gelmesine hizmet etmiştir.

Meclis-i Mebusan’ın Tatil Edilmesi

Meclis kurulduğu zamandan beri Padişah ve hükümetle açık bir güç mücadelesi içindedir. Ancak bu mücadele zamanla sertleşmiştir. Edirne Mütarekesi sonrasında meclis, 5 devlet adamını, Sadrazam Ethem Paşa’yı, Tophane Müşiri Damat Mahmut Paşa’yı, Dâhiliye Nazırı Said Paşa’yı, Bahriye Nazırı ve Mabeyn Müşiri Said Paşa’yı ve Serasker Redif Paşa’yı “istenmeyen adamlar” olarak ilan etmek istemişti. Fakat II. Abdülhamit bunu öğrenince kabineyi değiştirmişti. Meclis, bunu anayasaya aykırı bir hareket olarak yorumlamış ve muhalefet etmekten geri durmamıştır. Hem bu sert muhalefet hem de girişilen güç mücadelesinin sonucunda meclisin uzun ömürlü olmayacağı kesinleşmişti.

Güç mücadelesinin yanı sıra II. Abdülhamit’in kaybedilen 93 Harbinin korkunç sonuçları nedeniyle kefaretini diğer kurumlarla paylaşmak istiyordu. Ancak meclis bu konuda da muhalif olmaktaydı. Bütün bu olanların neticesinde II. Abdülhamid, Kanun-i Esasi’den aldığı meclisi tatil etme hakkını kullanmış ve meclis tatil edilmiştir.

Meclisin kapanana kadar sağladığı fikir ve muhalefet özgürlüğü azımsanmayacak kadar önemli bir ilericiliktir. Meclisin kuvveti bu fikir ve muhalefet ortamını sağlamasına dayanmaktadır. Böylelikle halk sorunlarını bir ölçüde devlete aktarabilmiş ve demokrasinin Osmanlı Devleti içinde işleyebilecek bir sistem olduğunu kanıtlamıştır. Bu nedenle II. Abdülhamit özgürlük ortamını ortadan kaldırıp meclisin açılmasını engellemek için azılı muhalefet olan vekilleri İstanbul’dan uzaklaştırdı. Ayrıca, II. Abdülhamid meşrutiyetle beraber güç kazanan Osmanlıcılık fikrinin de yerine İslamcılık fikrini benimsedi, Osmanlı’nın kurtuluş reçetesinin orada olacağına inanıyordu.

Meclisin kapatılmasından bir süre sonra açılması yönünde talepler olmuş olsa da II. Abdülhamit’in demir yumruklu yönetimi nedeniyle sürgünlerle üzeri örtülmeye çalışılmıştır. Ancak ne yapılırsa yapılsın, Yeni Osmanlıların etkisiyle yetişmiş Jön Türklerin içinden çıkan İttihat ve Terakki Cemiyeti, İkinci Meşrutiyeti ilan edecektir. Anayasa ve meclis 23 Temmuz 1908 yılında geri getirilecektir.

Sonuç

Birinci Meşrutiyetin sonuçlarından anlıyoruz ki parlamenter yönetimlerin kuvvetlendiği 19.yüzyılda devrimci çözümler, döneme ve onun yeniliklerini benimsemiştir. Osmanlı’nın içinde meşrutiyet arayışının sürmesinin sebebini burada bulmak doğru olacaktır. Osmanlı’nın bu dönemle birlikte tanıdığı ve sahiplendiği anayasa ve meclis anlayışı zamanla kendini daha kuvvetli bir biçimde göstermiştir. Türk Devriminin devamı olan İkinci Meşrutiyet ve Türkiye Cumhuriyeti aşamalarının yapı taşları Birinci Meşrutiyet’ten kazanılan demokratik meclis ve anayasa anlayışı denebilir.

Osmanlıcılık akımıyla başlayan kimlik arayışı da bu dönem Türk toplumuna kazandırılmıştır. Ardından II. Abdülhamit tarafından İslamcılık akımı benimsenmiş olsa da başarılı olamamıştır. Kanun-i Esasi’de karar verilen her memurun Türkçe bilme zorunluluğu, Türkçülük akımına destek olmuştur. Bu maddenin de katkılarıyla İkinci Meşrutiyet dönemi ve sonrasında Türkçülük, Türk toplumu üzerinde kuvvet kazanmıştır.

Taha Küçükuygun
TGB ODTÜ Üyesi

tgb.gen.tr

Tarih:
Diğer Haberler