Yükselen İşçi Hareketinin Ortak Zemini
Tüm Türkiye’de işçiler alamadığı hakları için ayağa kalkıyor. Yıldızlar SSS Holding tarafından hakları gasp edilen Doruk Maden İşçileri 10 gündür Ankara meydanlarında. Sendikalı olmanın çok görüldüğü Mövenpick Hotel çalışanları grev talebinde. İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi Hastanesi’nde, yemekhane ihalesinin değişmesi üzerinde kıdem ve ihbar tazminatları ödenmeden işten çıkarılan yüzlerce işçi direnişte…
Bu mücadeleler ilk bakışta birbirinden bağımsız görünüyor fakat Türkiye’nin dört bir yanında, her gün artan işçi eylemleri, birçok sektörde süren direnişler tesadüf değil. Farklı işyerlerinde yaşanan bu mücadelelerin ortak bir zemini var. Yalnızca işverenlerin tutumları veya basit anlaşmazlıklar değil. Çok daha derin ve yakıcı: aynı ekonomi programının farklı işyerlerinde ortaya çıkan sonuçları.
Neoliberal Politikaların Türkiye’ye Faturası
Yıldızlar SSS Holding bünyesindeki Yunus Emre Termik Santrali, ETİ Gümüş, Nesko Maden ve Doruk Madencilik İşçilerinin tamamı son birkaç ay içinde aylarca ödenmeyen ücretleri, sömürülen alın terleri sebebiyle eylem gerçekleştirdiler.
Özelleştirme sonucunda devlet eliyle zenginleştirilen ve ülke kaynaklarını teslim alan bu holding, işçilerin ücretlerini sistemli olarak ödemiyor ve kimse bunun için hesap sormuyor. İktidar neden bu duruma göz yumuyor? Neden Yıldızlar SSS Holding herhangi bir yaptırımla karşılaşmıyor?
Aylarca ücret ödememesine rağmen holding, faaliyetlerini sürdürmeye, yeni ruhsatlar almaya ve İktidar ile ilişkilerini korumaya devam ediyor. Ulus’tan TBMM’ye hakları için yürümek isteyen işçiler ise polis engeliyle karşılaşıyor. Takdir edersiniz ki bu denetimsizlik ve yaptırımsızlık, bir şirketin tercihi değil. Yıldızlar SSS Holding’de yaşananlar tekil örnekler değil; Türkiye’de son dönemde büyüyen işçi direnişlerinin en görünür örneklerinden sadece birisi. Bugün madenlerden enerji santrallerine, otellerden belediyelere kadar yayılan işçi eylemleri, emekçilerin yalnızca işverenle değil; üretimden uzaklaşan ekonomi modelinin emek üzerindeki yıkıcı sonuçlarıyla da karşı karşıya olduğunu gösteriyor.
1980’li yıllardan itibaren Türkiye’de hâkim hale gelen neoliberal ekonomi anlayışı, devletin üretimden çekilmesini, kamu işletmelerinin özelleştirilmesini ve piyasanın ekonomide belirleyici unsur haline gelmesini savundu. Bahsettiğimiz tablo, neoliberal anlayışın emekçiler ve üretim üzerindeki sonuçlarından başka bir şey değildir. Bu süreçte hayati öneme sahip kamu işletmeleri belirli holdinglere devredildi, kamunun üretici ve denetleyici rolü giderek zayıflatıldı. Devlet işletmelerinin verimsiz olduğu iddiasıyla savunulan özelleştirmeler vaat edildiği gibi verimliliği sağlamadı; Türkiye’nin üretim gücünü zayıflattı. Üreten kamu kuruluşlarının yerini kısa vadeli kâr anlayışı aldı. Devlet üretimi planlayan ve yönlendiren rolünden uzaklaştı. Ülkenin temel üretim alanları kamu yararı yerine özel çıkarların etkisine bırakıldı. Üretimden uzaklaşıldıkça yatırım yapan, fabrika kuran ve istihdam oluşturan üretici değil; faiz ve rant çevreleri kazandı.
Bunun bedelini sanayici yüksek maliyetlerle, çiftçi artan girdi fiyatlarıyla, işçi ise düşük ücret ve güvencesizlikle ödedi. Farklı kesimler gibi görünseler de işçi, çiftçi ve sanayici aynı ekonomi programının mağduru haline geldi. Bu nedenle çözüm üretici sınıfların ortak mücadelesinden geçmektedir.
Bu dönüşüm yalnızca ekonomik yapıyı değil, çalışma hayatını da etkiledi. Denetim mekanizmalarının zayıfladığı, emeğin korunmasının geri plana itildiği, işçilerin aylarca ücret alamadığı, sendikal örgütlenmenin zayıfladığı, hakların gasp edildiği, işçinin alın terinin maliyet kalemi olarak görülmeye başlandığı, üretimin artırılması yerine düşük ücretin rekabet aracı haline getirildiği bir düzen inşa edildi. Üretimden uzaklaşan bu ekonomi anlayışı Türkiye’yi yatırım ve üretim yerine borçlanmaya dayalı bir yapıya sürükledi. Üreten değil borçlanan, yatırım yapan değil sıcak para arayan bir ekonomi düzeni oluştu. Ekonomiye yön veren kamu değil, belli başlı sermaye grupları olmaya başladı. Böylece milli ekonomi anlayışı zayıflarken devletin ekonomideki belirleyiciliği de geriledi.
Mehmet Şimşek’in uyguladığı ekonomi programı da bu yapıyı daha da derinleştirmektedir. Bu modelde öncelik üretim ve emek değil; fiyatları sabitlemek, tabloyu iyileştirerek günü kurtarmaktır. Üretim ekonomisi ikinci plana itilince sanayici yüksek maliyetler altında eziliyor ve yatırım yapamaz hale geliyor; işçiler ise giderek artan hayat pahalılığı karşısında her geçen gün daha da yoksullaşıyor. İşçinin ücreti baskılanırken sanayici yatırım yapamıyor, çiftçi üretim maliyetleri altında eziliyor. Model, rantçı sermayeyi kollarken düşük ücretleri ve denetimsizliği meşrulaştırıyor, üretici ve emekçi de ekonomi programının yükünü omuzlamak zorunda kalıyor.
Yükselen direnişlerin ortak zemini de tam olarak burada ortaya çıkıyor. Durumun münferit bir sorun değil, kronik bir politika olduğunu açıkça görebiliyoruz. Bunlar neoliberal ekonomi politikalarının farklı sektörlerde ortaya çıkan ortak sonuçlarıdır. Bu nedenle özelleştirmelere ve neoliberal ekonomi anlayışına karşı çıkmak yalnızca işçinin hakkını savunmak veya ekonomik bir tercih değil; Türkiye’nin üretim gücünü, ekonomik bağımsızlığını, milli devleti ve milletin üretim gücünü savunmaktır.
Emeği Koruyacak Tek Yol: Üretim Ekonomisi
Kalıcı çözüm yalnızca ücretlerin ödenmesini sağlamak değildir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında Atatürk önderliğinde gerçekleştirilen devletçilik ve sanayileşme hamleleri, Türkiye’nin ekonomik bağımsızlığını üretimle sağlamayı hedefliyordu. Bugün ihtiyaç duyulan da bu mirası günümüz koşullarında yeniden hayata geçirecek bir üretim ekonomisi modelidir. Üretim seferberliği yalnızca bir ekonomi programı değildir. Aynı zamanda emeği merkeze alan; üreticiyi, çiftçiyi, sanayiciyi ve işçiyi ortak hedefte buluşturan, devletin ekonomide yeniden planlayıcı ve yönlendirici rol üstlendiği milli bir kalkınma programıdır.
Milli devletin ekonomiyi planladığı, üretimi yönlendirdiği ve kamu yararını esas aldığı bir düzen olmadan ne emeğin hakkı korunabilir ne de ekonomik bağımsızlık sağlanabilir. Türkiye’nin sanayisiyle, çiftçisiyle, üreticisiyle ayağa kalkabilmesi için işçi sınıfının üretim sürecindeki ağırlığının yeniden güçlenmesi zorunludur. Güçlü üretim, güçlü sanayi ve tam bağımsız Türkiye ancak emekçinin hakkını aldığı bir düzenle mümkündür. Üretim yalnızca ekonomik kalkınmanın değil; gıdadan enerjiye, madenden savunmaya kadar Türkiye’nin milli güvenliğinin de temelidir. Bu nedenle üretim ekonomisi aynı zamanda bir milli güvenlik meselesidir. Üretimi odak alan bir model hem işçinin alın terini koruyacak hem de Türkiye’nin ekonomik bağımsızlığını güçlendirecek yegane çözümdür.
Hiçbir holding Türk Devleti’nden büyük değildir. Buna rağmen haksız uygulamalara müdahale yerine işçilerin önlemlerle karşılarına çıkılması kabul edilemez. “İç cepheyi güçlendirmekten” bahsedilirken, diğer yandan emekçinin alın terine el koyan bu düzenin korunması kabul edilemez. Devletin görevi, alın terinin karşılığını isteyen işçiyi engellemek değil, hukuku işletmek ve emeğin hakkını korumak, üretimi planlamak, yönlendirmek ve milli ekonomiyi güçlendirmektir.
Alın terinin karşılığını istediği için direnen bütün işçilerin haklı mücadelelerinde sonuna kadar yanlarındayız. Türk işçisi Cumhuriyet Devrimi’nin üretim mirasını taşıyan öncüsü; tam bağımsız, başı dik ve üreten Türkiye’nin en büyük gücüdür. Çünkü vatan ve emek mücadelesi birbirinden ayrı değildir. Üreten, bağımsız ve güçlü bir Türkiye, ancak emeğin hak ettiği değeri gördüğü bir düzenle kurulabilir.








