AHBAPLARIMIZA DİKKAT EDELİM

AHBAPLARIMIZA DİKKAT EDELİM
Picture of Ayberk Canbay
Ayberk Canbay
TGB Ankara İl Yöneticisi

Geçtiğimiz günlerde ülkemizin gündemine oturan önemli olaylardan biri “Ahbap” soruşturması oldu. Haluk Levent, Oğuzhan Uğur gibi tanınan isimlere açılan soruşturma hepimizin malumu. Temel iddia, Haluk Levent’in depremzedelerimize yardım için halkımızdan topladığı bağışları kumarda harcaması yönünde. Düşünün ki insanların devlet kurumlarının alternatifi olduğuna kısa bir süre inandığı (buraya değineceğiz) Ahbap’ın paraları kumar masalarında yeniyormuş. Elbette insanın vicdanı sızlıyor. Bir yanda depremde evini barkını kaybetmiş, yardıma ihtiyacı olan binlerce insan; diğer yanda onlara yardım etmek için seferber olmuş, gerekirse arabasını, evini satarak yardım etmeye çalışan bir halk. Maalesef ki bu çabalar ve yardımlar yolda yön değiştirip kumar masalarına gidiyormuş. Halkımızın dayanışma duygusu defalarca yaşadığımız afetlerde sınandı ve hepsinden de alnının akıyla çıktı. Çünkü Hatay’da, Maraş’ta olan depreme Türkiye’nin her yerinden insanlar seferber oluyor, ellerinde avuçlarında ne varsa göndermek için canla başla çalışıyorlardı. Frene bir kere bile basılmadan sürülen tırlardan tutun arabasını satıp yardım gönderenlere kadar onlarca kahramanlık hikâyesi…

Peki bu yardım kuruluşları nerede sınanmıştı? Meşruiyetleri nereden geliyordu? Hemen söyleyelim: Bireysel itibar.

Sivil toplum kuruluşları (STK) meşruiyetlerini yöneticisinin, kurucusunun yahut üyelerinin ününden ve itibarından alır. Herhangi bir başarıdan yahut denetleme mekanizmasından değil. Yani STK işleyişinde ünü olan kişi, insanların kendilerine bağış yapması için güven veren bir maskottan ibarettir. İster yönetici olsun ister üye, ister kurucu… Bu maskotlaştırma günümüz medyasında işten bile olmadığı gibi kimi zaman sırf bir STK’nın yüzü olması için insanların parlatıldığını görüyoruz. Elbette aktivizm ve sivil toplumculuk birbirleriyle iç içe yapılar fakat burada durum biraz daha farklı. Halka mal olmuş Haluk Levent gibi bir müzisyen depremde elbette insanlara yardım etmek isteyebilir fakat bunu tek güvencesi “Başında Haluk Levent var.” denen bir sözde dernekle yapması, yardım paralarının iddia kuponlarına dönüşmesini kaçınılmaz hâle getirir.

Haluk Levent aslında bu yardımları kendi hesabına topladığında yolsuzluk yapmasa dahi parayı halkın en geniş çıkarına kullanamayacağı için zaten kısmen suçludur. Çünkü STK’lar sadaka ekonomisinin önemli bir parçasıdır ve kendi “yardımları” hem itibar devşirilmesi hem de kendi camialarının birleştirilmesi bakımından zorunludur. Burada devlet kuruluşları ve STK’ları birbirinden ayıran iki önemli nokta göze çarpar:

Kısımcılık: STK’lar yalnızca kendi taraftarlarını yahut sempatizanlarını memnun edecek şeyleri doğası gereği yapmak zorundadırlar. Ülkemizdeki tarikat gerçekliği bunun en net örneklerindendir. Fakat devlet hizmetlerinde durum böyle olmaz. Devlet, eşit yurttaşlarına kaynakları en faydalı şekilde bölüştürürken siyasi görüşçü, ırkçı, mezhepçi yaklaşımlarda bulunmaz. (Burada devletten kasıt millî devlettir.)

İtibar saplantısı: STK’lar belli yardımlar yaparken yaptıkları işin reklamını üretmek zorundadır. Çünkü halk, göz önünde olmayan STK’lara itibar etmez. Tıpkı bir şirket gibi yaptıkları işler için reklam ajanslarıyla anlaşan, halkın alın teriyle yaptığı yardımları bir şahsın lütfu gibi gösteren STK’lar bir yana; devlet bunu halka zaten verilmesi gereken bir hizmet olarak ele alır.

SİVİL TOPLUM HALKIN CEBİNE YARARLI MI ZARARLI MI?

Sivil toplumculuk düşüncesine göre devletin verdiği bütün kamu hizmetleri özelleştirilmeli, dernek ve vakıflara devredilmelidir. Şimdi bu perspektiften bakalım: Bu düşünce sıradan vatandaş için faydalı mı zararlı mı?

Bir Ahmet Bey olsun. 37 yaşında maden işçisi, Zonguldak’ta yaşıyor. Evli ve iki çocuğu var. Ahmet Bey mesleki bir hastalık yaşadığı için hastaneye gitmek istiyor. Farz edelim ki orada bir STK hâkim ve hastaneyi o yönetiyor. Bu STK daha önce “Ermeni soykırımı” yalanını iki kuruş daha fazla AB ödeneği almak için kabul etmiş, başkanı ülkemizin kurucu değerlerine defalarca saldırmış bir insan. Bu STK üye olmayanları hastaneye almıyor! Ahmet Bey için ne kadar içler acısı bir durum, değil mi? Fakat STK’lar doğası gereği devleti düşmanlaştırıp özelleştirmeyi, sözde “dayanışmayı” savunurken bir yandan da halkın yaptığı yardımları reklam ajanslarına yedirebiliyorlar. Bu, devlet için bir zaaftır. Çünkü STK’ların önemli bir çoğunluğu, etki ajanlığından tutun salt iş birliğine kadar ülkemize yönelen tehditlerin birer aparatı olmuştur.

NEDEN HER STK’NIN “EUROSU” VAR?

Avrupalı sözde “dostlarımızın” Türkiye’de onlarca sosyal medya hesabını, derneği, gazeteciyi satın aldığı hepimizin malumu. Fakat propaganda yalnızca haberle, sosyal medya ile yapılmaz; örgütlenme de bunun bir parçası olabilir. İşte tam burada ülkemizdeki STK’lar devreye giriyor. LGBT derneklerinden tutun Atatürk’ün adını kullanan oluşumlara, hayvanseverlikten tutun “çağdaş yaşama” yelpazenin her yerinden STK’lar, AB ve üye ülkelerin fonları ile devşiriliyor. Yukarıda izah ettiğimiz üzere STK’lar varlıklarını devam ettirebilmek için kısımcılık yapmak zorundadır. Bu kısımcılıkta doğal olarak parayı nereden alıyorsanız onun istediği kısma çalışırsınız. Kimsenin adını bile duymadığı ufacık STK’lar Avrupa’dan yüz binlerce hatta milyonlarca euro alıyor, Soros’un Açık Toplum Vakfı Türk STK’larına milyonlar akıtıyor. Hatta güya bilmem kimle dostluk derneklerimiz iş birliklerini gizlemeye ihtiyaç dahi duymuyorlar! Halka karşı mali şeffaflığı olmayan STK’lar, yardım adı altında gençlerimizi AB’nin istediği yönde indoktrine ediyor.

NEREDEN ÇIKTI BU STK’LAR?

Türkiye’de sivil toplumculuk tarihi sanıldığı kadar eski değil. Tabii ki Ahilik teşkilatını bile bir sivil toplum hareketi kılıfına uydurmaya çalışan neoliberal “uzmanlarımızı” saymazsak… Türkiye’de sivil toplum olgusu 12 Eylül Darbesi ile ortaya çıktı. Sebebi ise açık: Kendinden önceki demokratik kitle örgütü yapıları tasfiye edildiğinde o boşluğu sisteme zararsız, uysal STK’lar ile doldurmak. Ne kadar siyasi olursa olsun hiçbir STK sistemin dışına çıkıp da iktidar olarak sistemi değiştirme ufkunu taşıyamaz. Çünkü sivil toplum anlayışına göre devlet kötüdür ve halk kazanımlarını sözde sivil itaatsizlikle devletten zorla alır. Fakat tarihe baktığımızda görüyoruz ki lokal ya da dönemsel kazanımlar dışında hiçbir hak ve özgürlük iktidarlar, sistemler değişmeden edinilememiştir. İşte STK’ların bu uysal ve sözde muhalif yapısı, 12 Eylül döneminde kitlelerin devrimci enerjisini sönümlemek ve onu sistem içinde bir kafese hapsetmek için kullanıldı. Bu yüzden ülkemizdeki STK’lar hiçbir zaman yabancı fonlardan, kaynağı belirsiz dolarlardan ve AB tarafından parlatılmaktan kurtulamadı. Elbette yalnızca STK’lar bunun için yeterli olmadı ve toplumun güya sivil tarafı, hak ve özgürlük kisvesi altında cemaatlerin ve tarikatların kucağına itildi. Devlet Amerikancı darbe sonrası neoliberal ekonomiye eklemlenmek için kendi kolunu bacağını kesiyor; halka verilmesi gereken hizmetleri de yine Amerika’dan ve Avrupa’dan aldığı fonlarla ayakta duran STK’lar ve cemaatler sağlıyordu. Doğal olarak devrimci enerjisi hapsedilen kitleler de çareyi muhafazakârlarsa bir cemaatte, sözde sol görüşe sahiplerse bir STK’da arıyorlardı.

DOĞRUSU VAR, YANLIŞI VAR!

Peki koca Türk milleti memlekette STK ve cemaatler yokken ne yapıyordu? Herhâlde kimse siyasetle ilgilenmiyor, kimse herhangi bir şey için örgütlenmiyor, halk tamamen her şeye kayıtsız yaşayıp gidiyordu… Yaşananın bunun tam aksi olduğunu tarih bize anlattı. Peki nedir o model? Demokratik kitle örgütleri.

Demokratik Kitle Örgütleri (DKÖ) kitlelerin devrimci enerjisi ile hareket eden, bağımsız ve sınıf çelişkisi doğrultusunda hareket eden yapılardır. STK ve DKÖ’lerin en büyük farkı bu ifadede gizlidir. DKÖ’ler sermaye-işçi, ezen-ezilen, emperyalist-sömürülen gibi maddi çelişkileri esas alıp bunları sistemi yıkmadan çözemeyeceğini kavrarken; STK’lar etnik milliyetçilik, LGBT, mor feminizm gibi sınıf çelişkisini reddeden olguları yalnızca “sivil iyi, devlet kötü” çerçevesine hapsederek halkı örgütsüzleştiren yapılardır. 12 Eylül’de STK’ların payı bu yüzden önemlidir. Çünkü örgütsüz yahut enerjisi sistemin kafesine hapsedilen bir halk, her daim sorunu devlet-sivil çelişkisinde arayacak, hiçbir zaman emperyalist sistemi tehdit etmeyecekti. İşte bu yüzden neoliberal sistemin ağaları, dünyanın her yerinde bu sözde sivilleşmeyi fonladılar ve palazlandırdılar.

SİVİL TOPLUMCULUĞUN İDEAL DÜZENİ: FETÖ

15 Temmuz darbesinden önce bütün Avrupa ve onun Türkiye’deki uzantıları Gülen cemaatinin halka yaptığı sözde hizmetleri öve öve bitiremiyor, neoliberal sistemin millî devleti çökertme madalyalarını bir bir göğsüne takıyorlardı. Hatta cemaatin hizmetlerini devlet ile kıyaslayıp CIA tarafından palazlandırılmış bir yapının Türk devletinden daha iyi çalıştığını bile iddia edenler oldu. Sonları malum. Dışarıdan sözde herkese kapısı açık yardım kuruluşu gibi gözüken bu yapı, içeride karanlık bağlantılar kuruyor, devletin kılcal damarlarına sızıyordu. Bunun yanında ihtiyaç sahipleri mecburen bu sözde yardım kuruluşlarına, dershanelere, yurtlara başvuruyor; istemeden de olsa evlatlarını ya da kendilerini birer mürit hâline getiriyorlardı. Devlet, cemaatin verdiği hangi hizmeti veremiyordu? Gülen’in vadedip de devletin etmediği ne vardı? Hiçbir şey yoktu elbette. Fakat hayatı resmi-sivil karşıtlığına kısıtlayan sivil toplumcu bakış, FETÖ’yü güya sivil kılıfına soktu, bizlere pazarladı. Açılan onlarca okulun, dershanenin, yurdun ve vakfın tek bir amacı vardı: Sisteme karşı savaşma ihtimali olan Türkiye’nin rotasını tekrar Washington’a kırmak.

“SİVİL” TOPLUM OLUR MU?

Teorik düzlemden bakacak olursak sivil toplumun oluru nedir? Burada karşımıza çıkan en önemli soru; devletin vatandaşa yaptığı hizmetin hak mı yoksa sadaka mı olduğudur. Bilindiği üzere devlet, insanların en kuvvetli ve sistematik örgütlenme biçimidir. Devleti yönetecek olan siyasi erk için —cumhuriyetlerde— belli siyasi partiler halkın rızasını almak üzere yarışırlar ve galip gelirler. Daha sonra devlet aygıtlarını kullanarak halka hizmet sunarlar. Millî devletlerde devlet, halkın ortak örgütü ve malıdır; dolayısıyla bu da sivil toplumculuğun “devlet kötü, sivil iyi” çelişmesini başından reddeder. Zira devlet bana ve benimle eşit milyonlarca yurttaşa aittir. O hâlde devlet, benden ayrı ve toplumun üzerinde bir organizma olamaz. Çünkü devleti oluşturan da insanlardır. Peki bu koşullar altında devletin depremzede bir vatandaşa ettiği yardım bir lütuf mudur yoksa bu zaten o vatandaşın hakkı mıdır? Elbette hakkıdır; çünkü devlet zaten ona aittir ve ona ait olan ile ihtiyacını gidermiş olur.

STK’larda durum böyle değildir. STK’lara yapılan her bir bağış, aldıkları her bir kuruş fon artık o STK’ya aittir ve eğer sizi efendilerine beğendirebilir ve reklam çalışmalarından da biraz arta kalırsa belki de size birazcık olsun yardım edebilir.

STK’ların devlet düşmanlığı neoliberal sistemin devlet düşmanlığı ile aynı köklerden gelir.

Neo-liberalizmde devlet dış ilişkileri düzenleyip halkın rızasını toplayan, ekonomiye ve toplumsal hayata etkisi minimal düzeyde olan bir kurumdur. Bu sistemin devlet anlayışı devleti halkın ortak malı olarak değil “ürünlerini satmak konusunda en başarılı şirket” olarak görürler. Burada ürün insanın en gelişmiş örgütlenme biçimi olan devletin ta kendisidir. Bundan ötürü devleti dahi bir çeşit şirket olarak gören sistem onun da kâr etmesini ister. Sözde zarar ettiği eğitim, sağlık gibi “sektörlerden” çekilmesi de bundan ötürüdür. Halka sağlanacak hizmeti yine halka sağlanacak üretimle sübvanse etmek yerine zarar ettiren hizmetleri serbest piyasanın insafına bırakmak bu sistemin olurudur. Geride bıraktığı hizmetler var olmadan insanlar yaşayamayacağı ve neoliberal ekonomilerin kronik krizleri sebebiyle kimse bu hizmetleri satın alamayacağı için STK’lar aracılığıyla dağıtılan sadakalar kullanılır.

Sivil toplum tıpkı ekonomideki köşe dönme hırsı, zenginlik dağıtma algısı gibi neoliberalizmin rıza üretme yöntemlerinden biridir.

 

CEPHELER BELLİ, AHBAPLARIMIZA DİKKAT EDELİM

Türkiye’deki cepheleşmeyi de yine bu eksende okuyabiliriz. Bir yanda devlet karşıtı kitlenin siyasi enerjisini hiçbir işe yaramayan sivil itaatsizliklerle birleştiren, çoğunlukla pro-Avrupacı, kimlerden ne kadar fon aldıkları belli olmayan STK’lar ve bunların Türkiye’de iktidar olması için kurulmuş partiler… Diğer yanda halkı örgütleyerek siyasi taleplerine ulaşabilen, sistemin öcü gibi korktuğu “Aman bunlar kötüdür!” dediği DKÖ’ler ve millî kuvvetler. Eğer Türkiye emperyalizme karşı direnmek, tam bağımsızlığa ulaşmak ve ekonomik refahını tek çıkış yolu olan üretim üzerinden inşa etmek istiyorsa bu saflaşmada halkın devrimci enerjisini çalan ve hapseden STK’ların gerçek yüzünü ortaya koymalı. Mali olarak sınırsız şeffaflık sağlanmalı; yurt dışından —hangi devlet veya kuruluş olduğu fark etmeksizin— tek bir kuruş alan STK’lara amasız fakatsız soruşturmalar başlatmalıdır. Afetlerde ve acil durumlarda bu STK’ların nasıl devletin müdahale mekanizmalarını baltaladığını ve nasıl krizin çözümünün önüne bir set gibi çekildiklerini açıklığa kavuşturmalıdır. Elbette STK’ların bu kadar yaygın olması ve halkın bunlara itibar etmesi hükümetin bir sorunudur ve bir hükümet sorunudur. Yukarıda saydığımız maddelerin hepsi yerine getirilse dahi devlet kurumları insanlara gerekli güveni vermediği müddetçe bu sorun çözülmeyecektir. Kurumlardaki yolsuzluklardan tutun liyakatsizliklere kadar bütün usulsüzlükler meydandayken esas sorun Ahbap’ın AFAD gibi devlet kurumlarının işlerini baltalaması değil devlet kurumlarına halkın güvenmemesidir. Devletin kuruluşları birer STK değildir bu sebeple devlet bu farkı göstermek zorundadır. Eğer STK’lar yolsuzluk yaparsa hemen bir yenisi türeyebilir ve halkı kendine inandırabilir fakat devlet kurumlarının böyle bir marka değişikliği şansı yoktur. İşte Türkiye’de hükümet sorunu buradan anlaşılabilir. Hükümet artık halkı ikna edememekte, elinde doğru program olmadığı için toplumda gri alanlar bırakmaktadır. Her geçen gün büyüyen bu gri alanlar ya sivil toplumla sönümlenip apolitik kitlelere dönüşecek ya da milli devlet için çabalayan kuvvetler bu gri alanlardan aldıkları kuvvetle neoliberal programları ve yapıları tasfiye edeceklerdir.

 Cepheler bellidir: Ahbap’ına dikkat etmeyenin yardımı kumar masalarında yenir, Ahbap’ına dikkat eden emperyalizmi vatanından defeder.

Paylaş: