Türk gençliği, bugün tarihin en kapsamlı, en sinsi ve çok cepheli ideolojik taarruzlarından biriyle karşı karşıyadır. Bir yanda “özgürlük ve bireysel haklar” maskesiyle sunulan, kaynağını doğrudan Batılı emperyalist merkezlerden alan LGBT dayatması ve kültürel yozlaşma; diğer yanda ise “muhafazakârlık ve yerlilik” kılıfına bürünmüş, ancak Avrupa Birliği (AB) fonlarıyla beslenen tarikat ve cemaat eksenli feodal yozlaşma bulunmaktadır. İlk bakışta birbirine zıt gibi görünen bu iki kutup, mesele Türkiye’nin milli direnç hatlarını kırmak ve Cumhuriyet kültürünü yok etmek olduğunda aynı fon havuzunda buluşmakta, aynı amaca hizmet etmektedir.
Üniversiteler: Kuşatmanın Hedefindeki Kale
Bu iki cepheli taarruzun en yoğun yaşandığı yerler şüphesiz üniversitelerimizdir. Tarihi amfilerden kampüslere kadar gençliğin zihni, sistemli bir kıskaç altına alınmak istenmektedir. Feodal yozlaşmanın temsilcisi olan tarikatlar, devletin yurt ve barınma olanaklarındaki boşlukları kullanarak gençleri karanlık evlerine ve körü körüne bir itaat kültürüne çekmeye çalışırken; fonlu kültürel yozlaşma projeleri ise “kulüp ve sosyalleşme” adı altında, cinsiyetsizleştirilmiş, milli bağlarından koparılmış bir “dünya vatandaşlığı” göz boyamasını pazarlamaktadır.
Oysaki üniversitelerimizde Cumhuriyet’in bağımsızlıkçı aydınlanmasını taşıyan o büyük devrimci miras, bu iki gericiliğe de geçit vermeyecek köklü bir hafızaya sahiptir. Bugün öğrenci gençliğin görevi, aklı ipotek altına alan tarikat yurtlarına da, emperyalizmin kültürel mühendislik laboratuvarlarına dönüşen sözde sivil toplum projelerine de aynı kararlılıkla direnmektir.
Omuz Omuza Mücadeleden Küresel Dayatmaya
Batı destekli kültürel yozlaşma projesinin Türkiye’deki tarihsel gelişimini incelemek, meselenin salt bir “yönelim” meselesi olmadığını gösterir. Tarihsel süreçte kadını üretimden, toplumsal hayattan ve vatan savunmasından koparmayı hedefleyen çağdışı anlayışlar, bugün karşımıza yeni ve makyajlı bir formla çıkmaktadır. Oysaki Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhuriyet devrimi, kadını ve erkeği üretimde, eğitimde ve toplumsal hayatta el ele, omuz omuza yükseltmeyi hedeflemiştir. Atatürk’ün, “Bir toplum, erkek ve kadın denilen iki cins insandan meydana gelir. Mümkün müdür ki, bir cismin yarısı toprağa zincirlerle bağlı kaldıkça öteki kısmı göklere yükselebilsin?” sözüyle formüle ettiği bu devrimci anlayış, erkeği dışlayan, düşmanlaştıran ve meseleyi sentetik cinsiyet çatışmalarına hapseden yeni alt kültür dayatmalarına karşı en net cevaptır. Cumhuriyetin özü, kadın ve erkeğin omuz omuza yürüttüğü ortak üretim ve bağımsızlık mücadelesidir.
Bu toplumsal çürümenin ve kimlik siyasetinin miladı, Türkiye’nin neoliberal rüzgarlara tamamen açıldığı 24 Ocak kararları ve 12 Eylül 1980 darbesine dayanır. Yaratılan ağır ekonomik bunalım, gençliği ve emekçiyi üretimden kopararak derin bir umutsuzluğa sürüklemiştir. Devletin küçültüldüğü, serbest piyasa acımasızlığının yüceltildiği bu dönemde; renkli televizyon ekranları, magazinleşen gazeteler ve ithal yayınlar aracılığıyla pompalanan köşe dönmecilik ve aşırı bireyselleşme, toplumsal dokuyu zehirlemiştir. 1980’lerin o ağır siyasetsizleştirme ortamında, Türk gençliğinin zihninden “sınıf mücadelesi”, “anti-emperyalizm” ve “tam bağımsızlık” kavramları silinmek istenmiş, yerine ekranlar aracılığıyla bencil, tüketim odaklı ve parçalayıcı “kimlik siyaseti” ithal edilmiştir. Büyük aydınımız Attilâ İlhan’ın, “Kültür emperyalizmi, topla tüfekle yapılan işgalden çok daha sinsi ve tehlikelidir” diyerek işaret ettiği o sessiz işgal, 2000’li yıllara gelindiğinde akademik kılıflarla üniversitelerimize sokulmuş; ulus devletin direncini sağlayan tüm yapıtaşlarını çürütmeyi hedefleyen saldırgan bir dayatmaya evrilmiştir.
Kültürel Yozlaşma ve “Ailem Güvende” İradesinin Kanunlaşma İhtiyacı
Tarihsel köklerinden koparılıp yapay bir yapıya büründürülen bu projenin boyutu, derneklerin kasalarına giren milyonlarca liralık fonlarla sabittir. İsveç Uluslararası Kalkınma İşbirliği Ajansı (SIDA), sadece LGBT propagandası yürüten Kaos GL derneğine 2013-2024 yılları arasında tam 198 milyon TL fon aktarmış; 2024-2028 dönemi için ise 112 milyon TL daha bütçe ayırmıştır [1].
Toplumda bu çürümeye karşı yükselen haklı bir itiraz vardır. Bu noktada “Ailem Güvende” başlığıyla yürütülen çalışmalar ve gösterilen toplumsal refleks, niyet ve tespit olarak son derece doğru ve yerindedir. Ancak, emperyalist kuşatmayı yarmak için bu iradenin meydanlarda veya ahlaki düzlemde kalması yeterli değildir. Bu küresel taarruzun püskürtülebilmesi için toplumsal taleplerin acilen kanunlaştırılması ve devletin yasama gücüyle somut hukuki adımlara dönüştürülmesi şarttır. Dışarıdan fonlanan derneklerin yıkıcı faaliyetlerini kısıtlayacak yasal düzenlemeler hayata geçirilmeden ve bu hukuki zırh, devrimci Cumhuriyet kültürüyle desteklenmeden saldırı kökten çözülemez.
Feodal Yozlaşma: Tarikatların AB Milyonlarıyla Kurduğu Karanlık Ağ
Kuşatmanın diğer cephesinde ise kürsülerde sahte bir Batı karşıtlığı yapan ancak arka kapıda Avrupa Birliği’nin hibe programlarından milyonlarca avro destek alan tarikat ve cemaatler durmaktadır. Bazı vakıfların bu hibelerden pay almasının ötesinde asıl büyük ve yakıcı tehlike doğrudan tarikatların karanlık ağlarına aktarılan paralardır.
2024 yılı itibarıyla açılan AB fon paketlerinden, geçmişi karanlık Ensar Vakfı’na 54 bin avro, Nakşibendi tarikatına yakın Safa Vakfı’na 63 bin avro ve İlim Yayma Cemiyeti’ne 36 bin avro fon aktarılması meselenin vahametini göstermektedir [4]. Devletin eğitimdeki boşluklarını fırsat bilerek gençleri ağlarına düşüren tarikatlar, aldıkları bu yabancı fonlarla ortaçağ karanlığını, aklı yok sayan biat kültürünü ve şeyhlere kulluğu dayatmaktadır. Özgür ve bağımsız düşünceyi boğarak gençliği adeta müritleştiren bu yapılar, feodal yozlaşmanın en tehlikeli merkezleridir. Tıpkı kültürel yozlaşmayı pompalayan merkezler gibi, tarikatlar da laik ve bilimsel eğitim sistemini dinamitlemekte aynı oranda suçludur.
Yapay Kültüre Karşı Kökleri Toprakta Bir Sanat ve Direniş
Ortadaki bu matematiksel tablo, iki merkezin de aynı küresel düzene hizmet ettiğini kanıtlıyor. Bizim kültürel barikatımız, Batı’nın çürümüş dayatmaları değil; Anadolu’nun bilgeliğini evrensel bir isyanla harmanlayan Barış Manço’nun derinliğinde, Cem Karaca’nın tam bağımsızlıkçı, halkçı gür sesinde yatmaktadır. Emperyalizm, o gür sesi kısmak ve yerine fonlu, köksüz bir melodi koymak istemektedir.
Sonuç: Cumhuriyetin Kalkanını Kuşanmak
Türk gençliği; ne foncu Batı’nın çürümüş kültürel dayatmalarına, ne vahşi kapitalizmin yozlaştırıcı bireyciliğine, ne de AB hibeleriyle semiren tarikatların feodal karanlığına mecburdur. Türkiye Gençlik Birliği’nin ve vatansever Türk gençliğinin omuzlarındaki tarihi sorumluluk, bu sahte ikilikleri reddetmekle kalmayıp, Türkiye’nin bağımsızlıkçı seçeneğini eylemli olarak inşa etmektir.
Emperyalizmin bizi hapsetmeye çalıştığı bu kuşatmayı yarmak, salt bir savunma hattı kurmakla değil, Atatürk’ün devrimci mirasını bugünün şartlarında yeniden kuşanmakla mümkündür. Dışarıdan gelen milyonlarca liralık fonlarla beslenen sözde sivil toplumculara ve gençliğin geleceğini çalan tarikat ağlarına verilecek en kesin cevap; aklını ve vicdanını hiçbir merkeze veya şeyhe kiraya vermeyen, kadın-erkek omuz omuza üreten, bilimin rehberliğinde yürüyen sarsılmaz bir Cumhuriyet cephesi yaratmaktır. Mustafa Kemal Atatürk’ün tam bağımsızlık bayrağı; kampüslerde, meydanlarda, üretim tezgahlarında ve yaşamın her alanında Cumhuriyetin kalkanı olarak en yüksekte dalgalanacaktır!
Kaynakça
[1] İsveç Uluslararası Kalkınma İşbirliği Ajansı (SIDA), Türkiye Hibe ve Proje Kayıtları (2013-2024).
[2] Chrest Foundation, Uluslararası Medya ve STK Hibe Raporları (2021).
[3] Türkiye Ulusal Ajansı, 2021-2024 Erasmus+ ve Avrupa Dayanışma Programı Hibe Sonuçları Listesi.
[4] Avrupa Birliği Sivil Toplum Destek Programları, 2024 Yılı Gençlik Hibe Faydalanıcıları Raporu.







