İkinci Dünya Savaşı sonrası inşa edilen ve Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle doruk noktasına ulaşan Batı merkezli küresel düzen, on yıllar boyunca insanlığa tek çıkar yol olarak dayatılmıştır. 1980’li yıllarda İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher tarafından ‘There is no alternative’ (Başka alternatif yok) sloganıyla simgeleştirilen ve literatüre ‘TINA’ dogması olarak geçen anlayış, neoliberal küreselleşmeyi, Washington Konsensüsü’nü ve Atlantik hegemonyasını tartışılmaz bir kader gibi sunmuştur. Atlantik sistemin bu ideolojik dayatması, ulus devletlerin egemenlik haklarını tasfiye etmeyi, kamu yararını
küresel finans kapitalin çıkarlarına kurban etmeyi ve toplumları seçeneksiz bırakmayı hedeflemiştir. Almanya’da özellikle Angela Merkel iktidarları döneminde bu anlayış en uç noktasına vararak, avro politikalarından sınır ötesi askeri müdahalelere kadar alınan her siyasi karar ‘alternatifsiz’ söylemiyle halka kabul ettirilmeye çalışılmıştır.
İşte Almanya için Alternatif (AfD) partisi, tam da bu ‘alternatifsizlik’ sürecinde, Atlantik vesayetine ve ulus
devletin tasfiyesine karşı bir başkaldırı olarak 2013 yılında siyaset sahnesine çıkmıştır. Kuruluşundan
itibaren Atlantikçi sistem partilerinin ve ana akım medyanın hedefi haline gelen AfD, yürütülen yoğun
karalama kampanyalarına rağmen halk nezdinde hızla karşılık bulmuştur. 2013 yılında ilk katıldığı federal seçimlerde yüzde 4,7 oy alan parti, 2025 genel seçimlerinde oylarını yüzde 20,8’e çıkararak ikinci sıraya
yerleşmiş ve takip eden kamuoyu araştırmalarında yüzde 25-26 seviyelerine ulaşarak Almanya’nın birinci partisi konumuna tırmanmıştır. Saksonya-Anhalt eyalet seçimlerinde elde ettiği yüzde 43,8’lik tarihi zafer ise bu yükselişin geçici bir protesto dalgası değil, toplumun damarlarına kök salan yapısal bir dönüşüm olduğunu göstermiştir.
Almanya’daki siyasi gelişmeleri ve AfD’nin çıkışını okurken, basmakalıp sağ-sol şablonlarıyla veya
partilerin kürtaj, eşcinsellik ve yaşam tarzı gibi ikincil programatik tercihleri üzerinden değerlendirmek bilimsel olmaktan uzaktır. Neoliberal küreselleşmenin kurduğu bu dar kavrayış, kitleleri yüzeysel
magazinel tartışmalarla meşgul ederken küresel çaptaki esas çatışma hatlarının ve sınıfsal saflaşmaların üstünü örten işlevsel bir perdeye dönüşmüştür. Bir siyasi hareketin tarihsel niteliğini kavramak için sistem medyasının yapıştırdığı etiketlere değil, toplumsal gelişmenin nesnel yasalarına, emperyalist
hegemonyayla olan ilişkisine ve asıl belirleyici olan çatışma eksenine bakmak zorunludur.
Hem Atlantik medyasının hem de onun taklitçiliğini yapan Batı merkezli Türk medyasının sıklıkla başvurduğu faşist, aşırı sağcı ya da ırkçı etiketlemeleri, nesnel bir sosyolojik tahlile değil, Atlantik
düzeninin ideolojik meşruiyet ihtiyacına dayanmaktadır. Tarihsel ve nesnel veriler açıkça göstermektedir ki, günümüzde ırkçılığın ve faşizmin asıl kurumsal merkezi, dünyanın dört bir yanında işgallere,
darbelere, soykırımlara imza atan ABD emperyalizmi ve İsrail Siyonizmi ortaklığıdır. Kendi
hegemonyasına başkaldıran, milli devleti ve egemenliği savunan kuvvetleri faşist ilan etmek, Atlantikçilerin kendi suçlarını örtbast etme ve muhalif sesleri bastırma yöntemidir.
Bir siyasi gücün ileri mi yoksa geri mi olduğunu belirleyen kıstas da neoliberal sistemin apartlarının söylemleri olamaz. İlericilik ve gericiliğin biricik bilimsel ölçütü şudur: O kuvvet, hâkim emperyalist ve
küreselci sınıfın yanında mı konumlanmaktadır, yoksa karşısında mı? Bugün Almanya’da kendisini sol olarak pazarlayan Yeşiller ve SPD, NATO’nun genişlemesini, devasa silahlanma bütçelerini, Ukrayna üzerinden Rusya’ya karşı yürütülen ve Almanya’nın kendi sanayisini mahveden savaş politikalarını
savunarak gericiliğin en ateşli savunucusu haline gelmiştir. Buna karşılık milli devleti, egemenliği, üretici güçlerin korunmasını ve çok kutupluluğu savunan kuvvetler, nesnel olarak ilericilik zemininde yer
almaktadır.
İşin özü, toplumsal ve siyasal tahlilde asıl belirleyici unsur tali/ikincil çelişkiler değil, baş çelişkidir.
Çağımızın baş çelişkisi; ABD öncülüğündeki tek kutuplu küreselci Atlantik sistemi ile milli
devletlerin bağımsızlık mücadelesini ve çok kutupluluğu temsil eden Avrasya cephesi arasındaki çatışmadır. Almanya İçin Alternatif (AfD) partisi de tam bu bilimsel değerlendirme ışığında
konumlandırılmalıdır.
Irkçı ve Aşırı Sağcı Etiketinin Deşifresi
AfD’ye yönelik sistemik saldırıların ve kara propagandanın merkezinde iki kavram yer almaktadır: ‘Aşırı sağcılık’ ve ‘ırkçılık’. Atlantik paktının güdümündeki medya organları ve çürüyen sistem partileri, AfD’nin yükselişini engellemek adına partiyi sürekli olarak ‘faşist’, ‘yeni Nazi rejiminin öncüsü’ veya ‘bağnaz yabancı düşmanı’ sözleriyle etiketlemektedir. Oysa bu karalama kampanyasının ardında yatan asıl
rahatsızlık, AfD’nin etnik bir ayrımcılık yapması değil; Atlantik Sistemi’nin milli devletleri zayıflatmak için kullandığı aparatlara meydan okumasıdır.
AfD’nin siyasetleri incelendiğinde, partinin kavgası ve varlık nedeni açıkça görülmektedir. Mesele ırk veya
soy değil, milli egemenlik, güvenlik ve sınırların korunması meselesidir. 21. yüzyılda kontrolsüz ve yasa dışı kitle göçleri, emperyalist hegemonyanın milli devletleri çözmek, kamu düzenini sarsmak ve emek piyasasını ucuz iş gücü baskısı altında tutmak amacıyla kullandığı stratejik bir araca dönüştürülmüştür.
AfD’nin itirazı, sınırlardan geçişin kontrolsüz hale gelmesine, suça bulaşmış kaçak unsurların cezasız kalmasına ve Alman toplumunun güvenlik duygusunun tahrip edilmesine dönüktür. Nitekim parti
yöneticileri, yıllardır Almanya’da yaşayan, alın teri döken, ülkenin kalkınmasına ve refahına omuz veren yerleşik nüfusu ve özellikle Türk vatandaşlarını bu tartışmanın tamamen dışında tutmaktadır.
Üstelik AfD’nin toplumsal tabanına bakıldığında, partinin sanıldığı gibi marjinal veya bağnaz kesimlerin değil, Alman emekçi sınıfının birinci siyasi tercihi haline geldiği görülmektedir. Saksonya-Anhalt eyalet
seçimlerinde elde edilen yüzde 43,8’lik zaferin oy dağılımı analiz edildiğinde, işçilerin yüzde 61’inin oyunu AfD’ye verdiği ortaya çıkmıştır. Serbest çalışanlarda yüzde 52, ücretli çalışanlarda ise yüzde 46 seviyesine ulaşan bu destek, AfD’nin halkın ve emeğin partisi olduğunu kanıtlamaktadır. Hükümetin rekor
düzeydeki 1 trilyon avroluk savaş bütçelerini onaylaması, borçlanma sınırlarını esneterek silah holdinglerini ihya etmesi ve bu devasa faturayı Bürgergeld (Vatandaşlık Parası) ile sosyal güvenlik harcamalarında kesintilere giderek emekçilerin sırtına yüklemesi, çalışan kesimleri kitlesel halde AfD saflarına yöneltmiştir.
Türk ve Türkiye Düşmanlığı Yalanı
Atlantik medyasının AfD hakkında ürettiği en büyük yalanlardan biri de partinin Türk toplumuna ve Türkiye’ye düşman olduğu iddialarıdır. Bu iddianın tamamen temelsiz bir algı operasyonundan ibaret olduğunu bizzat AfD’nin en üst düzey yöneticilerinin açıklamaları ve pratik adımları çürütmektedir.
AfD Eş Başkanı Tino Chrupalla, bu konudaki tutumlarını şu net ifadelerle ortaya koymuştur: ‘Türk kökenli Almanlar ülkemizin ve refahımızın önemli bir parçasıdır. Bu insanlar bizim topraklarımızda kök saldılar. Almanya ve AfD’nin kapıları bu vatandaşlarımıza her zaman açıktır. Biz onların çıkarlarını savunuyoruz.’ Bu samimi ve gerçekçi yaklaşımın bir sonucu olarak, geçmişte Türk seçmenlerin sadece yüzde 8’i AfD’ye oy verirken, günümüzde yapılan anketler Türk kökenli seçmenlerin en az yüzde 25’inin AfD’yi
desteklediğini göstermektedir.
Türkiye ile diplomatik ve siyasi ilişkiler bağlamında da AfD, Berlin ve Brüksel’in alışageldik küstah,
müdahaleci ve ‘değerler emperyalizmi’ içeren çizgisinden radikal bir kopuşu temsil etmektedir. AfD
Avrupa Parlamentosu Milletvekili Tomasz Froelich, AP’nin Türkiye’yi hedef alan raporlarını sert bir dille eleştirerek, Ankara’nın Batı’nın dayattığı siyasi veya sosyal modellere girmek zorunda olmadığını
belirtmiştir. Türkiye’nin bağımsız bir devlet olarak kendi yolunu belirleme hakkına saygı duyulması
gerektiğini vurgulayan Froelich, parmak sallayan AB yaklaşımı yerine enerji, güvenlik ve ticarette karşılıklı saygıya dayalı eşitlikçi bir iş birliği önermiştir.
Bu yaklaşımın en somut ve cesur adımı ise Kıbrıs konusunda atılmıştır. AfD Milletvekili Maximilian Krah, Alman Federal Meclis’inin engelleme kararlarına ve küresel yaptırım tehditlerine meydan okuyarak Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne (KKTC) tarihi bir ziyaret gerçekleştirmiştir. KKTC’de devlet yetkilileriyle
görüşen Krah, ‘Kıbrıs Türk halkının kurduğu devlet ve kurumlar uluslararası alanda tanınmayı hak ediyor.’ Açıklamalarında bulundu. KKTC Milli Takımı’nın formasını giyerek uygulanan haksız ambargoları protesto eden AfD heyeti, Atlantik ezberlerini darmadağın etmiştir. Benzer şekilde AfD yöneticilerinden Paul
Hampel, 1915 olayları tartışmasında Federal Meclis’in başka milletlerin tarihine hükmetmesini
‘ikiyüzlülük’ olarak nitelemiş ve Batılı devletlere önce kendi kanlı sömürgecilik tarihleriyle yüzleşme çağrısı yapmıştır.
Türkiye açısından en kritik fark ise terör örgütlerine karşı takınılan tavırda ortaya çıkmaktadır. Yeşiller, SPD ve Sol Parti gibi Atlantikçi yapılar bünyelerinde PKK ve FETÖ bağlantılı isimleri barındırıp Türkiye’ye karşı yıkıcı faaliyetlere zemin hazırlarken, AfD parti tüzüğüne eklediği Unvereinbarkeitsliste (uyumsuzluk listesi) ile kapılarını terör odaklarına tamamen kapatmıştır. Bu resmi listeye göre PKK, NAV-DEM, YEK-KOM, DHKP-C, MLKP, TKP/ML ve FETÖ gibi örgütlerle en ufak iltisakı bulunan kişilerin AfD’ye üye olması kesinlikle yasaktır. Türkiye’nin toprak bütünlüğünü hedef alan yapılara karşı bu net tavır, AfD’yi Türkiye için en güvenilir ortak adayı kılmaktadır.
İslam Karşıtlığı ve Saldırganlık Masalı
AfD’ye yöneltilen bir diğer sistemik itham ise partinin ‘İslamofobik’ olduğu ve Müslümanlara karşı toptancı bir nefret beslediği söylemidir. Oysa AfD Lideri Tino Chrupalla, bu konudaki derin endişesini
ifade ederken, küresel güçler tarafından beslenen radikal terör eylemlerinin masum Müslümanlara ve
İslam dinine karşı genel bir düşmanlığa dönüştürülmesine karşı çıktıklarını belirtmiştir. Chrupalla, yasa dışı terör odakları ile kendi halinde yaşayan inançlı halkların birbirinden titizlikle ayrılması gerektiğini vurgulayarak, partinin güvenlik odaklı yaklaşımının toplu bir dini düşmanlık olarak sunulmasını
reddetmiştir.
Dış politikada ise AfD, İsrail’in Orta Doğu’daki saldırganlığı ve ABD’nin bölgeye yönelik müdahaleleri
karşısında Batı’nın ikiyüzlü tutumunu ifşa eden yegane güç konumundadır. AfD AP Milletvekili Tomasz Froelich, Batılı başkentlerin çifte standardını eleştirerek İsrail’in Gazze’deki eylemlerini tereddütsüz
şekilde ‘savaş suçu’ olarak tanımlamıştır. Avrupa’nın başka ülkelere insan hakları nutukları çekerken Gazze’deki katliamlara sessiz kalmasını ve ortak olmasını sertçe kınamıştır.
İsrail’e yapılan silah sevkiyatları ve İran’a yönelik saldırılar konusunda da AfD net bir duruş sergilemiştir.
Chrupalla ve Alice Weidel, Alman Hükümeti’nin İsrail’e silah desteği vermesine karşı çıkarak Berlin yönetimini ‘yangına körükle gitmekle’ suçlamışlardır. Şansölye Friedrich Merz’in İsrail’in İran’a yönelik
savaşını ‘bizim için yapılan pis iş’ sözleriyle savunmasını ‘utanç verici’ olarak niteleyen AfD liderliği, ABD-İsrail hattının bölgeyi geniş çaplı bir savaşa sürükleme girişimlerine kararlılıkla karşı durmuştur. Bu tablo, AfD’yi Siyonist ve Atlantikçi saldırganlığın amansız bir eleştirmeni kılmaktadır.
Atlantik Vesayetine Karşı Tam Egemenlik
AfD’nin yükselişinin ve sistem partilerini dehşete düşürmesinin temelinde, Almanya’nın ABD’ye olan tarihsel bağımlılığına ve Atlantik vesayetine açıkça isyan etmesi yatmaktadır. Parti, Ukrayna Savaşı’nın Almanya’nın savaşı olmadığını kararlılıkla savunmakta, Rusya’ya uygulanan ekonomik yaptırımların
Alman sanayisini çökerttiğini belirterek bu yaptırımların derhal kaldırılmasını talep etmektedir. Sabotaja uğrayan Kuzey Akım enerji hatlarının onarılarak ucuz Rus doğal gazına dönülmesi, Alman ekonomisinin rekabet gücünü koruması açısından hayati bir zorunluluk olarak öne sürülmektedir.
AfD’nin dış politika vizyonundaki en radikal ve ezber bozan çıkış ise Almanya’daki Amerikan askeri
varlığına karşı yapılmıştır. AfD Eş Başkanı Tino Chrupalla, ABD askerleri Almanya’dan çekilmeli çağrısında bulunarak, Almanya topraklarındaki Amerikan üslerinin ve nükleer silahlarının ülkeyi küresel çatışmaların parçası haline getirdiğini vurgulamıştır. Chrupalla, ABD birliklerinin çıkarılmasını Almanya’nın tam
egemenliğine kavuşması için atılacak ilk somut adım olarak tanımlamıştır.
AfD Eş Başkanı ve Şansölye Adayı Alice Weidel ise Amerikan basınına verdiği demeçte, Almanya ile ABD arasındaki ilişkinin bir efendi-köle ilişkisine dönüştürüldüğünü belirterek köleler savaşmaz vurgusunu
yapmıştır. Weidel, Kuzey Akım hattının patlatılmasını Almanya’nın egemenliğine yapılmış bir savaş
eylemi olarak nitelemiş ve ABD’nin Almanya’yı kendi enerji politikasını bile belirleyemeyen bir ‘sömürge’ gibi görmesine izin vermeyeceklerini beyan etmiştir.
Avrupa’nın ve Almanya’nın geleceğini küreselci Atlantik çöküşünde değil, yükselen Asya ve çok kutuplu dünya düzeninde gören AfD; Çin ile ilişkilerin ‘Yeni İpek Yolu’ projesi çerçevesinde geliştirilmesini savunmaktadır. ABD dolarının küresel hakimiyetine karşı BRICS ilişkilerini derinleştirmeyi destekleyen parti, Alman finans sisteminin de küresel krizlerden korunması için alternatif mekanizmalar geliştirmesini önermektedir. Lizbon’dan Vladivostok’a kadar uzanan bütüncül bir Avrasya Ekonomik Topluluğu hayali, AfD’nin stratejik ufkunu oluşturmaktadır. AB’nin ulus devletleri vesayet altına alan merkeziyetçi yapısına
karşı çıkan parti, avro sisteminden çıkılarak ulusal para birimi Alman Markı’na dönülmesini ve AB’nin feshedilerek egemen devletlerin ekonomik ortaklığına dayanan ‘Avrupa Uluslar Birliği’nin kurulmasını savunmaktadır.
Marjinalleşme İddiasına Karşı Seçimlerde AfD
Sistem medyasının AfD’yi marjinal, geçici bir tepki partisi gibi gösterme çabaları, sandıktan çıkan ezici gerçekler karşısında duvara toslamıştır. Saksonya-Anhalt eyaletinde düzenlenen seçimlerde AfD, oyların yüzde 43,8’ini alarak tarihi bir zafere imza atmıştır. 2021 seçimlerindeki yüzde 20,8’lik oy oranını iki
katından fazla artıran parti, eyalet meclisinde 83 sandalyenin 39’unu kazanmıştır. Buna karşılık iktidarın büyük ortağı CDU (Hristiyan Demokrat Birlik) oyların yarısından fazlasını kaybederek yüzde 17,2’ye
gerilemiş ve tarihinin en ağır hezimetini yaşamıştır. Şansölye Friedrich Merz, bu sonuç karşısında ‘Hepimiz derinden şoktayız. Sadece Saksonya-Anhalt’ta değil, tüm Almanya’da işler değişti’ demek zorunda kalmıştır.
Almanya genelinde yapılan kamuoyu araştırmaları da sistem partilerinin çöküşünü ve AfD’nin önlenemez
yükselişini doğrulamaktadır. Hükümete duyulan memnuniyetsizliğin yüzde 84 ile rekor kırdığı
Almanya’da, AfD oy oranını yüzde 25-26 seviyesine çıkararak ülkenin birinci partisi haline gelmiştir.
Seçmenlerin yarıya yakını, Saksonya-Anhalt’ta elde edilen zaferin ardından AfD lideri Ulrich Siegmund’un eyalet başbakanı olmasını meşru ve gerekli görmektedir.
Almanya siyasetinde Sahra Wagenknecht İttifakı (BSW) gibi milli sol hareketlerin de yükselmesi ve AfD ile diyalog kapılarını açması, Atlantikçi düzenin kurduğu karantina duvarlarını (Brandmauer) darmadağın
etmektedir. Avrasya yöneliminde, NATO karşıtlığında, sosyal adalet taleplerinde ve geleneksel toplumsal değerlerin korunmasında kesişen bu milli dinamikler, Almanya’nın geleceğini Atlantik cenderesinden
kurtaracak tarihsel bir ittifak zeminini olgunlaştırmaktadır.
Drang nach Osten İflas Etti
Tarihsel süreç göstermektedir ki, Almanya’nın önüne konulan iki yoldan biri olan Atlantik Yolu; milli değerlerden kopuşu, ABD küreselcilerinin emperyalist maceralarına teslimiyeti ve felaketi temsil
etmektedir. 13. yüzyılda Töton Şövalyeleri’nin, 1941’de ise Hitler faşizminin ‘Drang nach Osten’ (Zorla Doğuya İlerleme) siyasetiyle Rusya coğrafyasına saldırması, Almanya’yı yıkıma ve bölünmeye
sürüklemiştir. Bugün Merz hükümeti ve Atlantikçi Savaş Baronları aynı hezimeti tekrarlamaya çalışsa da, Alman halkı bu maceracılığı reddetmektedir.
Almanya’nın ve Avrupa’nın önündeki biricik akılcı seçenek ‘Zusammen gehen mit dem Osten’ (Doğu ile Birlikte Yürümek) ilkesinde ifadesini bulan Avrasya Yolu’dur. Bu yol, Goethe’lerin, Kant’ların, Hegel’lerin ve Marx’ların aydınlanmacı ve insancıl mirasına sahip çıkan Alman vatanseverliğinin yoludur. Yükselen Asya uygarlığı ile kucaklaşan, Rusya ve Çin ile ortaklığa dayalı iş birliği kuran, Türkiye ile tarihsel dostluğunu pekiştiren, üreten ve bağımsızlaşan bir Almanya, hem kendi halkının refahını ve barışını
güvenceye alacak hem de inşa edilen çok kutuplu adil dünya düzeninin en güçlü sütunlarından biri olacaktır. Kara propagandaların, kapatma tehditlerinin ve kurulan kumpasların bu tarihsel akışı durdurması mümkün değildir. Egemen ve bağımsız Yeni bir Almanya ufukta görünmüştür.






