GELECEĞİN NOSTALJİSİ: YARINI NE ZAMAN KAYBETTİK?

GELECEĞİN NOSTALJİSİ: YARINI NE ZAMAN KAYBETTİK?

Bir zamanlar gelecek, bugünden daha farklı bir dünyanın adıydı. İnsanlar yalnızca yarının ne getireceğini merak etmiyor, yarının bugünden başka olabileceğine de inanıyordu. Daha iyi bir toplum, başka türlü bir çalışma hayatı, başka bir şehir, başka ilişkiler ve başka bir kültür hayal edilebiliyordu. O açıdan gelecek, yalnızca ulaşılması gereken bir zaman değil, bugünün sınırlarını aşmanın mümkün olduğuna dair bir inanç olarak karşımıza çıkıyordu. Bugün ise geleceği düşündüğümüzde çoğu zaman karşımıza bir ihtimalden çok bir belirsizlik çıkıyor. İklim krizi, ekonomik güvencesizlik, savaşlar, teknolojik dönüşüm ve giderek ağırlaşan yaşam maliyetleri, geleceği heyecan verici bir ufuk olmaktan çıkarıp yönetilmesi gereken bir risk hâline getiriyor. Belki de bu yüzden geçmişe bu kadar sık dönüyoruz. Peki, neden geleceği hayal etmek yerine geçmişi yeniden yaşamaya çalışıyoruz?

Mark Fisher’ın “geleceğin iptali” olarak tarif ettiği düşünce tam da burada anlam kazanıyor. Sorun, geleceğin gerçekten ortadan kalkmış olması değil; geleceğin başka türlü olabileceğine dair kolektif tahayyülümüzün zayıflaması. Fisher’ın  tartıştığı meselelerden biri, mevcut toplumsal düzenin ötesini düşünmenin giderek zorlaşmasıdır. Başka bir dünyanın mümkün olduğunu söylemek kolay görünse de o dünyanın nasıl bir şey olabileceğini tasarlamak, bugünün alışkanlıkları ve sınırları içinde giderek güçleşiyor. Yeni bir şeyin ortaya çıkmasından çok, zaten bildiğimiz şeylerin yeniden üretilmesine alışıyoruz. Müzikte eski dönemlerin sesleri, sinemada yeniden çevrimler ve devam filmleri, modada geçmiş on yılların estetikleri, dijital kültürde sürekli yeniden dolaşıma sokulan eski görüntüler… Geçmiş artık yalnızca hatırladığımız bir zaman değil, içinde yaşadığımız kültürel malzemenin önemli bir bölümünü oluşturan bir arşiv hâline geliyor. Elbette bu durum, bugün hiçbir yenilik üretilmediği anlamına gelmiyor. Yeni müzik türleri, sanat biçimleri, teknolojiler ve topluluklar ortaya çıkıyor. Ancak yeniliklerin ortaya çıkmasıyla toplumsal hayatta yeni bir ufuk açılması aynı şey değil. Bir teknoloji hayatımızı bütünüyle değiştirebilir ama daha adil bir toplumun nasıl kurulacağına dair bir fikir sunmayabilir. Bir müzik türü milyonlarca insana ulaşabilir ama ortak bir kültürel geleceğin parçasına dönüşemeden tüketilebilir. Asıl mesele, yeni olanın yokluğu değil; yeniliklerin mevcut toplumsal düzenin sınırlarını aşan bir gelecek fikri yaratmakta zorlanmasıdır.

Bunun yalnızca kültür endüstrisinin tercihleriyle açıklanması eksik kalır. Çünkü nostaljiye duyduğumuz ihtiyaç, içinde yaşadığımız toplumsal koşullardan bağımsız değil. Geçmiş çoğu zaman bugünden daha güvenli görünür; çünkü yaşanmış olanın belirsizliği yoktur. Ne olacağını bilmesek bile ne olduğunu biliriz. Özellikle sürekli değişim, ekonomik güvencesizlik ve performans baskısı altında yaşayan biri için geçmişin kusurları bile bugünün belirsizliğinden daha katlanılabilir görünebilir. Bu nedenle nostalji yalnızca geçmişi idealize etmek değildir. Bazen insanın bugünde bulamadığı güveni geçmişte aramasıdır.

Bunun yalnızca kültür endüstrisinin tercihi olduğunu söylemek ise eksik kalır. Çünkü nostaljiye duyduğumuz ihtiyaç, içinde yaşadığımız toplumsal koşullardan bağımsız değil. Geçmiş çoğu zaman bugünden daha güvenli görünür; çünkü yaşanmış olanın belirsizliği yoktur. Ne olacağını bilmesek bile ne olduğunu biliriz. Özellikle sürekli değişim, ekonomik güvencesizlik ve performans baskısı altında yaşayan biri için geçmişin kusurları bile bugünün belirsizliğinden daha katlanılabilir görünebilir. Bu nedenle nostalji yalnızca geçmişi idealize etmek değildir. Bazen insanın bugünde bulamadığı güveni geçmişte aramasıdır.

Burada ilginç olan, hiç yaşamadığımız bir geçmişe duyduğumuz özlemdir. Son yıllarda özellikle genç kuşakların 1990’lar ve 2000’lerin başına ait görüntülere, müziklere, teknolojilere, yapay zeka akımları ve gündelik yaşam biçimlerine duyduğu ilgi bunun bir örneği. Eski fotoğraf makineleri, kasetler, CD’ler, tüplü televizyonlar, eski bilgisayarlar ve dönemin modası yalnızca estetik nesneler olarak geri dönmüyor. Bunlarla birlikte daha yavaş, daha sınırlı ve daha “gerçek” olduğu düşünülen bir yaşam biçimine duyulan özlem de geri geliyor. Buna popüler kültürde “anemoia” deniyor: hiç yaşamadığımız bir zamana duyduğumuz nostalji. Kavram akademik psikolojinin yerleşik bir tanımı olmaktan çok kültürel bir ifade olsa da, bugün önemli bir duyguyu anlatıyor: İnsan bazen geçmişte yaşamamış olsa bile geçmişin daha yaşanabilir olduğuna inanabiliyor.

Belki de burada özlenen şey belirli bir dönemden çok, bugünün kaybettirdiği bir deneyimdir. Yavaşlık. Belirsizliğin daha az hissedildiği bir hayat. Her an ulaşılabilir olmak zorunda olmamak. Bir şeyin hemen tüketilmemesi. İnsanların birbirleriyle algoritmalar aracılığıyla değil, fiziksel olarak bir araya gelmesi. Bu yüzden nostaljinin hedefi çoğu zaman geçmişin kendisi değildir; geçmiş üzerinden bugünün eksikliklerini anlatma biçimimizdir.

Fakat tam burada neoliberalizmin yarattığı toplumsal mantık devreye giriyor. Neoliberalizm yalnızca özelleştirme, piyasa ve ekonomik politikalarla ilgili bir kavram olarak düşünülmemeli. Aynı zamanda insanın kendisini nasıl gördüğünü de etkileyen bir yaşam mantığıdır. Birey giderek kendi hayatının yöneticisi, yatırımcısı ve hatta ürünü haline gelir. Kariyerini yönetmeli, kendisini geliştirmeli, sürekli üretken olmalı, risklerini hesaplamalı, değişen piyasaya uyum sağlamalı ve başarısız olduğunda bunun nedenini kendi içinde aramalıdır. Bu mantığı özellikle gençlerin hayatlarında görmek mümkün. Üniversite eğitimi artık tek başına yeterli görülmüyor; yabancı dil, staj, sertifika, kişisel gelişim ve sürekli yeni beceriler edinme zorunluluğu gündelik hayatın parçası hâline geliyor. Kendini geliştirmek elbette değerlidir. Sorun, insanın kendisini geliştirmesinin toplumsal güvencesizliğin çözümü olarak sunulmasıdır. Genç bir insan ne kadar çabalarsa çabalasın, ekonomik koşulların, istihdam olanaklarının ve barınma maliyetlerinin belirlediği sınırlarla karşılaşabilir. Buna rağmen başarı, yalnızca bireysel performansın sonucuymuş gibi anlatılır.

Böyle bir dünyada yapısal sorunlar kolayca kişisel sorunlara dönüşür. İş bulamamak yeterince gelişmemiş olmaya, düşük ücretle çalışmak yeterince çaba göstermemeye, yalnızlık ilişki kurma becerisindeki eksikliğe, gelecek kaygısı ise yeterince iyi plan yapamamaya bağlanabilir. İnsan sürekli kendi hayatından sorumlu tutulurken hayatının koşullarını belirleyen daha büyük ekonomik ve toplumsal süreçler görünmezleşir. Herkese kendi geleceğini kurması söylenir; fakat o geleceğin kurulacağı zeminin nasıl şekillendiği üzerinde bireyin çok sınırlı bir etkisi vardır.

Bu çelişki, geleceksizlik duygusunu daha da derinleştirir. Çünkü gelecek artık ortak bir mesele olmaktan çıkarılıp kişisel bir projeye dönüştürülür. Herkes kendi kariyerini, kendi evini, kendi yatırımını, kendi bedenini, kendi ilişkilerini ve kendi “başarısını” yönetmek zorundadır. Ortak bir geleceğin nasıl olması gerektiğini konuşmak yerine, bireysel olarak bu geleceğin belirsizliklerinden nasıl korunacağımızı düşünürüz. Böylece gelecek, birlikte tasarlanabilecek bir toplumsal ufuk olmaktan çıkıp kişisel bir hayatta kalma planına dönüşür.

Nostaljinin bu kadar güçlü hâle gelmesinin nedenlerinden biri de belki budur. Geçmiş, bireyin tek başına değiştirmek zorunda olmadığı bir zamandır. Yaşanmıştır ve artık ondan bir performans beklenmez. Geçmişte daha iyi bir kariyer yapmak, kendini yeniden keşfetmek, daha üretken olmak veya hayatını optimize etmek zorunda değilsiniz. Geçmiş yalnızca oradadır. Bu yüzden nostalji, neoliberal hayatın sürekli “daha fazlasını yap” çağrısına karşı sessiz bir dinlenme alanı da yaratabilir.

Ama kapitalizmin ilginç yeteneklerinden biri, kendisine karşı gelişen arzuları bile tüketilebilir hale getirmesidir. Yavaşlamak istiyorsak bize vintage ürünler satılır. Analog bir hayat özlüyorsak analog görünümlü dijital ürünler üretilir. Daha sahici ilişkiler arıyorsak bu arzu bile yeni bir yaşam tarzı paketinin parçası haline gelir. Geçmişe duyulan özlem bir noktadan sonra geçmişin kendisini değil, geçmiş hissini satın almaya dönüşür. Böylece sistemden kaçma arzusu bile sistemin içinde tüketilebilen bir ürüne dönüşebilir.

Üstelik hangi geçmişlerin hatırlanabildiği de tarafsız değildir. Küresel kültür endüstrileri, özellikle Batı merkezli medya ve eğlence ekonomisi, belirli dönemlerin imgelerini dünyanın her yerinde dolaşıma sokma konusunda çok güçlüdür. Bugün dünyanın farklı yerlerinde benzer filmleri, müzikleri, moda kodlarını ve estetikleri nostaljik olarak yeniden tüketebilmemiz tesadüf değildir. Fakat burada mesele basitçe “başkasının kültürü bize dayatılıyor” demekten daha karmaşıktır. Asıl soru, hangi geçmişlerin küresel hafızada görünür hale gelebildiği ve hangilerinin görünmez kaldığıdır. Kendi geçmişimizi hatırlamak, yalnızca eskiyi korumak değil; kendi deneyimlerimizin de geleceğin kültürünü üretebilecek malzemeler olduğunu kabul etmektir.

Belki de bugün gerçekten yeni hiçbir şey üretilmiyor değildir. Yeni olanın görünür olmasını sağlayacak ortak bir kültürel zemini kaybediyor olabiliriz. İnternetin ortaya çıkardığı yeni ifade biçimleri, yeni müzik türleri, yeni topluluklar ve yeni estetikler elbette var. Fakat bunların önemli bir bölümü çok hızlı tüketiliyor ve yerini başka bir trende bırakıyor. Yeni olanın kalıcı bir kültürel hafıza yaratmasına fırsat kalmadan algoritmik dolaşım onu eskiyor. Böylece “yenilik” sürekli var olurken, bize geleceğe aitmiş gibi hissettiren büyük bir kültürel kopuş gerçekleşmiyor.

Bu noktada geleceksizlik yalnızca bir kültür meselesi olmaktan çıkıp toplumsal bir atalet meselesine dönüşüyor. İnsan değiştirebileceğine inanmadığı bir şey için mücadele etmeye daha az eğilimli hale geliyor. Belirsizlik kaygıya, kaygı bireyselleşmeye, bireyselleşme yalnızlığa, yalnızlık güçsüzlüğe ve güçsüzlük de zamanla kabullenişe dönüşebiliyor. Üstelik bu kabulleniş her zaman açık bir teslimiyet biçiminde ortaya çıkmıyor. Bazen sadece “zaten böyle” cümlesinde saklanıyor.

Oysa geleceğin belirsiz olması, onun önceden belirlenmiş olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, belirsizlik aynı zamanda müdahale edebileceğimiz bir alanın varlığına işaret eder. Geleceğin ne olacağını bilmiyor oluşumuz yalnızca korkutucu değildir; özgürlüğün koşullarından biridir. Eğer gelecek tamamen belirlenmiş olsaydı, onu değiştirmekten de söz edemezdik. 

Bu nedenle umudu yalnızca olumlu düşünmek olarak anlamak yeterli değil. Umut, her şeyin iyi olacağına inanmak zorunda değildir. Bazen hiçbir garantimiz yokken yine de bir şey yapmayı seçmektir. Bir başka insanla yan yana gelmek, ortak bir mesele etrafında konuşmak, yalnız olmadığımızı fark etmek ve kendi hayatımızı belirleyen koşulların yalnızca bize ait olmadığını görmek bile bunun başlangıcı olabilir. Çünkü neoliberal dünyanın en güçlü yanlarından biri, insanları yalnızca ekonomik olarak değil, psikolojik olarak da birbirlerinden ayırabilmesidir. Herkes kendi hayatını çözmeye çalışırken ortak sorunlar kişisel başarısızlıklara dönüşür.

Örgütlenmenin anlamı tam da burada ortaya çıkar. Örgütlenmek yalnızca politik bir araç değil, aynı zamanda insanın kendi yaşadığı deneyimi yeniden anlamlandırma biçimidir. “Bende bir sorun var” cümlesinden “bu yalnızca benim sorunum değil” cümlesine geçmek önemli bir kırılmadır. Çünkü insan kendi yaşadığı sıkıntının ortak olduğunu gördüğünde, yalnızca teselli bulmaz; değiştirme ihtimalini de görmeye başlar. Bireyselliğin karşısına kolektifliği koymak, bireyi yok etmek anlamına gelmez. Tam tersine, insanın kendi hayatı üzerinde daha fazla söz sahibi olabilmesinin yollarından biri, tek başına taşıdığı yüklerin ortaklaştırılabilmesidir.

Belki de geleceği yeniden düşünmek, geçmişi unutmakla başlamayacak. Geçmişe neden bu kadar ihtiyaç duyduğumuzu anlamakla başlayacak. Neyi kaybettiğimizi, bugün neyin eksikliğini hissettiğimizi ve hangi arzularımızın geçmiş görüntülerinin arkasına saklandığını fark etmekle. Nostalji bize yalnızca nereden geldiğimizi söylemez; bazen bugünümüz hakkında da bir şey söyler. Özlediğimiz şeyin gerçekten geçmiş olup olmadığını sorduğumuzda, geleceğe dair bastırılmış bir arzuyla karşılaşabiliriz. Çünkü belki de asıl mesele geçmişte daha güzel bir dünyanın var olmuş olması değildir. Asıl mesele, bir zamanlar başka türlü bir dünyanın mümkün olduğuna daha fazla inanıyor olmamızdır.

Bugün ihtiyacımız olan şey geçmişi küçümsemek ya da nostaljiden tamamen kurtulmak değil. Geçmişin içinde saklanan arzuları bugüne taşıyabilmek. Yavaşlık arzusunu başka bir yaşam biçimine, dayanışma arzusunu gerçek ilişkilere, adalet arzusunu ortak mücadelelere, anlam arzusunu ise birlikte kurabileceğimiz bir geleceğe çevirebilmek. Geçmişin bize sunduğu imgelerle yetinmek yerine, bu imgelerin arkasındaki ihtiyaçları anlayarak onları bugünün koşullarında yeniden karşılamanın yollarını aramak.

Çünkü gelecek kendiliğinden gelmeyecek. Bize hazır bir biçimde sunulmayacak. Onu belirleyecek olan yalnızca teknoloji, piyasa ya da tarihin büyük güçleri olmayacak. İnsanların bugün birbirleriyle kurduğu ilişkiler, verdikleri kararlar, savundukları değerler ve yan yana gelme biçimleri de geleceğin malzemesi olacak.

Belki de geleceği yeniden kazanmak, önce onu yeniden hayal edebilmekle ilgili. Her şeyin mümkün olduğuna inanmak değil, bugünün zorunluluklarının tarihin son sözü olmadığını kabul etmek demek. Geçmiş bize kim olduğumuzu hatırlatabilir. Bugünün koşulları neden sıkıştığımızı gösterebilir. Ama bundan sonrasını belirleyecek olan, yalnızca neyi hatırladığımız değil, birlikte neyi mümkün kılabileceğimize dair kurduğumuz hayal olacaktır.

Çünkü belki de asıl mesele, geçmişte daha güzel bir dünyanın var olmuş olması değil; başka bir dünyanın mümkün olduğuna bir zamanlar daha fazla inanıyor olmamızdır. Yarını yeniden kazanmak istiyorsak, geçmişi özlemekten fazlasını yapmalıyız: Geleceği birlikte kurmaya başlamalıyız.

                                                                                                      

Paylaş: