Saltanat Standartlarına Göre Düzenlenen Müfredat
Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin müfredattan ‘’Kurtuluş Savaşı’’ kavramının kaldırılacağını ve yerine ‘’Millî Mücadele’’ kavramının getirileceğini bildiren bir açıklama yaptı. Beraberinde “Neyden kurtuluyoruz? Ondan önce koskoca Osmanlı İmparatorluğu vardı” açıklamasıyla Cumhuriyet Devrimi’ni reddeden bir tutum aldı. Bakan Tekin’in tarihte karşı karşıya getirilemeyecek bu iki kavramı zıtlaştırma isteği nereden gelmektedir? Türkiye Cumhuriyeti’nin Eğitim Bakanı olarak ‘’Ondan önce Osmanlı İmparatorluğu vardı’’ derken hangi tarih dersini kaçırmıştır?
Kurtuluş Savaşı adı üzerinde olduğu gibi bir kurtuluşu temsil ediyor. Türk milleti Millî Mücadele döneminde kendisini esir eden işbirlikçi İstanbul Hükümeti’nden, dayatılan manda ve himayeden kurtularak Millî Mücadelesine devam etmiş ve bağımsızlığını ilan etmiştir. Dolayısıyla Cumhuriyet Devrimi ve Türk devrimi ilerlemiştir. İstanbul Hükümeti’nin emperyalizmle işbirlikçiliği, Osmanlı’yı ‘’hasta adam’’ ilan eden ve Osmanlı topraklarını bölme hayalleri kuran İtilaf Devletleri’yle birlik olmak demekti. Türk, Ermeni, Kürt, Rum ayırt etmeksizin tüm Osmanlı vatandaşlarının arasında bozgunculuk ve bölücülük yaratan İtilaf Devletleri ve biricik destekçisi İstanbul Hükümetiydi. İstanbul Hükümeti bu işbirliği karşısında oluşan Millî Mücadele’den öyle rahatsızdı ki Osmanlı topraklarını yabancı güçlere bölüştüren Sevr Antlaşması’nı imzaladı. Osmanlı İmparatorluğu ise ekonomik bağımsızlığını çok önceden 1838 Baltalimanı Antlaşması’yla ve bir yıl sonra 1839’da Tanzimat Fermanının ilanıyla kaybetmişti. Bu antlaşma da İngiliz emperyalizmle imzalanan başka bir antlaşmaydı.
Millî Mücadelenin durdurulamayacağını gören İstanbul Hükümeti en sonunda Osmanlı
Divan-ı Harp Mahkemesini oluşturup Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları hakkında idam kararı aldı ve 24 Mayıs 1920 tarihinde Padişah Vahdettin tarafından da bu karar onaylandı. İstanbul Hükümetinin Millî Mücadeleden duyduğu rahatsızlığı 30 Mart 1919 tarihinde Damat Ferit’in İngiltere’nin İstanbul’daki Komiseri Amiral Somerset Arthur Gough-Calthorpe’ye sunduğu tasarının maddelerinde görebiliyoruz. 30 Mart 1919 tarihli tasarısının bazı maddeleri şunlardır:
Osmanlı Devleti’nin bağımsızlığı ve iç güvenliği 15 yıl boyunca İngiltere tarafından sağlanacaktır.
İngiltere, bu amaçla gerekli gördüğü yerleri işgal edebilecektir.
Doğu Anadolu’da İngiltere’nin uygun göreceği şekilde bağımsız veya özerk bir Ermenistan kurulacaktır.
Her Osmanlı bakanına bir İngiliz müsteşar atanacaktır.
Her vilayette bir İngiliz başkonsolosu bulunacak ve valilere danışmanlık yapacaktır.
Maliye ve seçimler İngiliz denetimine bırakılacaktır.
Padişahın saltanat ve hilafet makamı korunacaktır.
Padişah Vahdettin’in ve Damat Ferit’in İngilizlere olan düşkünlüğünü bu 7 maddeden görebiliyoruz. İstanbul Hükümeti anlaşmalarla kendisini işgale hazırlamaktadır. İngiliz emperyalizminin ise niyeti gayet açıktı: işbirlikçi padişaha ve paşalara belirli imtiyazlar sağlayıp Osmanlı’yı iktisadi, hukuki ve toplumsal olarak çökertmek.
Bugün Damat Feritlerin ve Padişah Vahdettinlerin mirasını taşıyanlar Kurtuluş Savaşı kavramından rahatsız olmaktadır. Kurtuluş Savaşı ve Millî Mücadele kavramları esasında aynı manadadır, birini birinden ayırmak hele ki karşı karşıya getirmek tarihte Cumhuriyet’i reddedenlerle aynı masayı paylaşmaktır. Bugün Müfredattan Kurtuluş Savaşı kavramını çıkartmak kuşkusuz işbirlikçi İstanbul Hükümetini diriltme çabasıdır. Türk milletinin iradesi altında ezilen İstanbul Hükümeti tarihte kaybetmiştir. Emperyalistler yenilmiştir. Şimdi görüyoruz ki bu tozlu mirası sahiplenenler Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsız, egemen ve devrimci tarihini mürekkep lekesiyle değiştirmeye kalkıyorlar.
İki Ayrı Miras: Osmanlı’nın Mirası ve İşbirlikçi İstanbul Hükümeti
Türk tarihi, tarih kitabının bir sayfasına sığmıyor. Bir sayfasına baktığımızda 16. ve 17. yüzyıllarda 3 kıtaya hükmeden bir Osmanlı, İstanbul’u fetheden bir Fatih Sultan Mehmed görüyoruz, egemenlikle nefes alıp veren bir Türk uygarlığı. Başka bir sayfaya baktığımızda ise Osmanlı mirasına, Türk milletine ihanet ve hıyanet içinde bulunan bir İstanbul Hükümeti görüyoruz. Kurtuluş Savaşı I. Dünya Savaşı’nda hıyanet ve işbirliği içerisinde bulunan İstanbul Hükümeti’nden kurtuluştur. İzmir’i işgal eden Yunanlıları defetmektir. Kurtuluş Savaşı, çöken Osmanlı’nın topraklarını ağızları sulanarak parçalama planları yapan İtilaf Devletleri’ne karşı kurşun kurşuna mücadele etmektir. Kurtuluş Savaşı demek 1915’te hiç mezun veremeyen Galatasaray, Konya ve İzmir Liselerinde şehit düşen fedai Türk gençliğidir. Türk halkının Türk milleti olarak milletleşme süreci geçirdiği; birlik, egemenlik ve devrimcilik taşıyan mücadeleye Kurtuluş Savaşı denir. Kurtuluş demek Mustafa Kemal Paşa’nın imkansızlıklardan imkanlar yaratarak dört bir yanı saran İtilaf Devletleri’ni büyük bir yenilgiye uğratmasıdır. Ülkede asker yokken tarlasında buğday eken çiftçi asker oldu, askerlerden milli bir güç oluşturuldu ve bu şekilde Kurtuluş Savaşı başarıya ulaştı. Eğer Kurtuluş Savaşı’nın manası anlaşılmazsa tarihin yıkılan tarafı tarihi yeniden yazmaya kalkar fakat vatansever fedai Türk gençliği egemen, devrimci Türk Devrimi’nin mirasını takip edecek ve buna izin vermeyecektir. İskitler, Hunlar, Selçuklular, Osmanlılar ve nice Türk uygarlıkları bizim tarihimizdir ancak işbirlikçi İstanbul Hükümeti ve bugün onların miraslarını sürdürenler ancak karşı devrimci safların tarih kitaplarında tozlanırlar. Kurtuluş Savaşı’nın işçi, çiftçi, öğrenci, çocuk, anne, baba demeden milli fedailiğini Anadolu’muzda süregelen bir anlatıdan anlayabiliyoruz. Mustafa Kemal Paşa bir gün bir çiftçimizle sohbet ederken ona şöyle der;
“Hemşerim, düşman Samsun’a asker çıkaracak. Belki buraların hepsini ele geçirecek. Sen ise rahat rahat tarlanı sürüyorsun.”
Çiftçi ise şu şekilde cevap verir;
“Paşa, paşa, sen ne diyorsun? Biz üç kardeştik, iki de oğul vardı. Yemen’de, Kafkas’ta, Çanakkale’de hepsi elden gitti. Bir ben kaldım. Ben de yarım adamım. Evde sekiz öksüz ile üç dul kalmış kadın var. Hepsi benim sabanımın ucuna bakar. Şimdi benim vatanım da yurdum da şu tarlanın ucu. Düşman oraya gelinceye dek benden hayır yok.”
Bu çiftçimizin yıllar sonra Sakarya Muharebesi’nde şehit olduğu da bu anlatının bir parçasıdır. Vatan savunmasının fedailerle gerçekleştiğini görüyoruz. Anlıyoruz ki O evdeki dul anaları ve öksüz çocuklarını korumak için vatanı savunmak esastır.
Millî Mücadele’de Gerçekleşen Kurtuluş Savaşı
Kurtuluş Savaşı, 1 Ekim 1914’te İttihat ve Terakki’nin kapitülasyonları kaldırmasıyla I. Dünya Savaş’ında başladı. İngiliz emperyalizmin Osmanlı’yı İngilizlere, İtalyanlara, Yunanlılara bölüştüren Sevr Antlaşmasını, Osmanlı’nın iktisadi çöküşünün simgelerinden Tanzimat Fermanını İstanbul Hükümetine imzalatmasına rağmen Kurtuluş Savaşı, emperyalist antlaşmaları sahibi İngilizlerle beraber tarihin çöplüğüne gönderen savaştı. Kurtuluş Savaşı 20. Yüzyılın antiemperyalist karaktere sahip en önemli savaşlarındandı. Tüm dünyayı ve özellikle Asya’yı etkileyen bir savaştı. 1914’te başlayan milli mücadelenin 1920 Türk Devrimi ile sonuçlanması, 1917 Şubat ve Ekim Devrimleri bir tesadüf değildi. Türk Devrimi yalnız saltanatı değil tüm dünya emperyalistlerine karşı savaşarak bu devrimlerin öncülüğünü tarihsel olarak üstlendi. Milli Demokratik Devrimimiz ise bu zaferle doruğuna ulaştı.
İstanbul Hükümetinin manda ve himaye veya Tanzimat Fermanı gibi politikalarının bağımlılaştırma tehlikesini gören İttihat ve Terakki kadroları 1914 tarihinde bütün kapitülasyonları tek taraflı feshetti. Tanzimatla, manda ve himaye ile, İstanbul Hükümeti ve sufle verenleriyle bir bir mücadele veriyordu İttihat ve Terakki. Bu mücadelenin esası önce mücadeleyi verecek milli kadroları kurmaktı. Gerek komutan gerek köyündeki öksüz ve yetimlere bakan çiftçi, gerek lisesinde sırasında oturan o öğrenci, gerek bebeğini kucağında cephaneleri sırtında taşıyan Anadolu annesi, hepsi vatan savaşının ortasındaydılar. Mustafa Kemal Paşa ise her şeyden önce bu vatan savunmasında omuz omuza mücadele edeceği milli bir güç kurdu. Millî Mücadelede önce kuruluş daha sonra kurtuluş meydana geldi.
Kurtuluş Savaşı kavramının Millî Mücadele kavramından ayrı olarak İktisadi bir kurtuluşu da içermesi bakımından daha geniş bir kavram olduğunu görüyoruz. 1839 Tanzimat Fermanı’yla beraber Osmanlı topraklarına serbest ticaret girdi. Tanzimat Fermanının ilanı bir yıl önce 1838’de İstanbul’da Osmanlı ve İngiltere arasında imzalanan Baltalimanı Antlaşması’na dayanıyor. Bu Baltalimanı Antlaşması İngiliz tüccarlarına Osmanlı topraklarında gümrük kolaylığı, ayrıcalıklı ticaret imkânı yani daha az vergi vermek gibi imkanlar tanıyordu ve Osmanlının tüccarının yabancı sermaye karşısında hiçbir şansı kalmıyordu. Dolayısıyla 1914’ten itibaren başlayan Kurtuluş Savaşı bu yabancı sermayeye ve serbest ticarete karşı mücadele ederek İktisadi kurtuluşunu kazandı.
İşbirlikçi Müfredatın Sahipleri
Türkiye Cumhuriyeti’nin eğitim makamının tarihini mürekkeple değiştirmek isteyenler kimlerdir? Geçmişin İtilaf Devletleri, İstanbul Hükümeti, Manda ve Himayesi bugün neye tekabül etmektedir?
Bu mürekkebi ellerine bulaştıran tek kişi Bakan Tekin değildir, emperyalizmin başını çeken ABD, müttefikleri NATO ve AB, Türkiye’nin başlıca düşmanlarıdır. Bugün değişen bu müfredatın da biricik sahipleridirler. NATO’ya hoş görünme çabası içinde olan Yusuf Tekin, emperyalizmin piyonluğunu Cumhuriyet makamından gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Emperyalistler tarihin çizgisini müfredatı yenileyerek değiştirmeye çalışmaktadır.
Bu müfredatın esas sahibi Doğu Akdeniz’de Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ni Nemesis tatbikatlarıyla ABD askeri üssü haline getirerek Kuzey Kıbrıs Türk yönetimini Türkiye’nin dört bir yanını kuşatmak adına tehlike altında bırakan ABD yönetimidir.
Bu müfredatın sahibi 26 Mayıs 2025 günü Türkiye’nin hemen dibinde Dedeağaç’ta NATO tatbikatı yapan fakat sözüm ona NATO üyesi Türkiye’yi bu tatbikata dahil etmeyen NATO Gladyo örgütüdür.
5 Haziran 2026 tarihinde Karadeniz’de Ukrayna’nın Türk gemilerini vurması sonucu altı şehidimizin zanlısını Zelenski, NATO zirvesi için NATO Genel Sekreteri Mark Rutte tarafından Türkiye’ye davet edildiğinde bu vaziyete dur diyemeyen Ak Parti Hükümeti bu müfredatın sahibidir.
Türkiye’nin 1952 yılında NATO üyesi olabilmesi için Köy Enstitülerinden vazgeçen, eğitimi rafa kaldıran, Atlantik cephesinin çıkarları için Türk Silahlı Kuvvetlerini Kore Savaşı’na dahil eden, emperyalizmle işbirliği yapan Celal Bayar’da bu müfredatın sahibidir.
Türkiye’nin etrafını sarmak için Doğu Akdeniz’i işgal etmeye çalışan ABD ve en büyük terör örgütü NATO, tatbikatlarıyla, kontrgerilla örgütü ile, PKK ve terör partisi Dem ve HDP destekçiliği ile, Türk gençliğini hedef alması bize ABD ve NATO’nun gerçek yüzünü ve bugün çöken eğitim sistemimizin sebeplerini göstermektedir. Aybüke Yalçınların, Eşref Bitlislerin, Songül Yakutların sebebi NATO terör örgütüdür. Türkiye NATO’dan derhal çıkmalıdır. Müfredatımızda tarihe sığmayan değişikliklerin sebeplerini kişilerde değil, Hükümetin ABD emperyalizmi altında oluşturduğu politikalarda aramak esastır.
Sonuç
Karnelerimizden Atatürk’ün resminin ve İstiklal Marşı’mızın kaldırılması, 1933 yılında Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip tarafından yazılan ve yürürlüğe giren andımızın, Ergenekon – Balyoz ve Silivri dönemlerinde 8 Ekim 2013 tarihinde alınan bir kararla ilkokullardaki okutulma uygulamasından kaldırılması tesadüf değildir. Aynı zamanda sadece bir yıl önce 2012 senesinde Hükümetin FETÖ hakimiyeti altındaki politikaları sebebiyle T.C ibarelerini kaldırılmış, dahası milli bayramların kutlanmasını yasaklanmıştır. Ergenekon-Balyoz ve devamında gelen Silivri davaları 2007-2014 yıllarını kapsayan bir süreçtir. Ergenekon-Balyoz, ABD’nin Türk aydınlarını hedef alıp iftiralarla aydınlarımız adına hukuki kararlar aldığı süreçtir. NATO Gladyosu örgütünün devlet içerisinde devlet oluşturma stratejisinin önündeki vatansever aydınlar hedef alınmıştı, aydınlarımızın davaları Silivri Hapishanesi’nde davaları sürmekteydi. Bu süreç aynı zamanda TSK’ya yönelik bir FETÖ kumpasıydı. Vatansever askerlerimiz haklarındaki asılsız iddialar sebebiyle görevlerinden uzaklaştırılmış ve uzun yıllar haklarını hukuki süreçlerin içerisinde aramışlardı. Vatansever Türk gençliği 2014 yılında Silivri duvarlarını yıktı ve vatansever aydınlar hukuki olarak haklarında atılan tüm iftiralardan aklanarak serbest kaldılar. Bugün ise Türkiye’yi karanlığa hapsetmek isteyen, TSK’ya FETÖ kumpası kuran, Türk aydınlarını şehit eden NATO gladyo örgütü hapishanelerde çürümektedir.
Yüz yıl önceye baktığımızda Sevr Antlaşmasının ve 30 Mart 1919 tarihli tasarının emperyalist güçlerin hukuki düzleme sığdırmaya çabaladığı sömürü planlar olduğunu görebiliyoruz. Osmanlı’yı parçalamak ve açıkça işgal etmek hedefleriydi.
Bugün Türkiye yine emperyalist güçlerin saldırılarıyla yine karşı karşıyadır. ABD-İsrail ve İran Savaş’ında ABD yenilmiştir, AB’de çatlaklarla karşılanmış, ABD Başkanı Trump NATO’yu kağıttan kaplan olarak tanımlamıştır. İran’ı hafife almanın cezasını tüm dünyaya rezil olarak ödeyen Trump hala dersini almamıştır ki Ankara’da 7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde gerçekleşen NATO Zirvesi’nde Ankara’dan İran’ı tehdit etmektedir. Ankara kürsüsü Kurtuluş Savaşı’ndan bu yana emperyalizmin kürsüsü olmamıştır olamaz da. Kuşkusuz ABD emperyalizminin Atlantik cephesi kaybetmeye mahkumdur. İran’da kız ortaokullarını vurarak, halkı bombalayarak, Trump’ın hayal ettiği kral tacı çok yakında saçıyla beraber kafasından düşecektir. 16 Mart 2026 tarihinde Türkiye, Suudi Arabistan, Azerbaycan, Ürdün, BAE, Bahreyn, Pakistan, Suriye, Katar, Kuveyt, Lübnan ve Mısır ülkelerinin imzaladığı Riyad Sözleşmesi Amerika’nın İran’ı sözleşmelerle bitirme planlarının parçasıydı. Bu sözleşmesin içerisinde İran’ın saldırıları şiddetle kınanıyor ve durdurulması bildiriliyordu. Türkiye’yi ABD’nin söz makamlarından biri haline getiren bu antlaşma maalesef Hakan Fidan tarafından Türkiye adına imzalandı.
4 Haziran 2003 tarihinde İkiz İhanet Sözleşmelerinin TBMM Genel Kurulu’nda kabul edildiğini görüyoruz. İkiz İhanet Sözleşmeleri emperyalizmin Türkiye’nin doğusunda ikinci bir İsrail kurma planlarının parçasıydı. Halklara ve mezheplere ‘’Kendi kaderini tayin etme’’ hakkı veren sözleşme yine aynı halklar için ‘’isterlerse ayrılabilir, kendi kendini yönetebilir’’ diyordu. Türkiye’nin en büyük azınlığı Kürtlerdir, ABD’de tam bu sebeple Türkiye’nin Doğu’sunda bir Kürdistan özel devleti kurmayı vaad ediyordu. ABD’nin stretajisi Kürtleri ‘’bağımsızlaştırmak’’ değil, Türkiye’yi en hızlı şekilde bölmekti, bu bölünmeden de müslüman bir İsrail devletinin doğmasını adının da kürdistan olmasını umuyordu.
Türkiye’nin geçirdiği siyasi süreçleri okuduğumuzda yaşanan müfredat değişikliğini yalnız bugüne bakarak yorumlayamayacağımızı görüyoruz. Türkiye’nin doğusunda ikinci İsrail’i kurma planları yapan ABD, Türkiye’nin NATO’ya girmesi için Köy enstitülerini Türkiye’den alan ABD, aydınları ve Türk gençliğini hedef alan ABD, bugün bu müfredat değişikliğinin ana sorumlusudur. Ondan sufle alanlarda bugün Milli Eğitim Bakanlığı’nda oturan Yusuf Tekin, tehlikelerine karşı ABD’nin elini sıkan AK Parti hükümetidir. Emperyalizmin Türkiye’yi hedef alırken eğitim sistemine dokunması da bu yolun bir parçasıydı. Bu sebeplerle bugün bu müfredat değişikliğini ABD ve İsrail’den ayrı yorumlayamıyoruz.
Bu müfredat değişikliğinin sahipleri tarihin yıkılan kısmıdır ve Yusuf Tekin yıkılanların mirasını taşıyarak Türk gençliğine uzattığı mürekkebi kendi yüzünde patlatmıştır. Bakan Tekin, Cumhuriyet makamını işgal etmemeli, istifasını vermelidir. Türk Devrimi göstermiştir ki tarih bilmezler ancak İstanbul Hükümeti’nin kaderini paylaşacak ve Türk gençliğine zarar vermeyecektir. Bakan Tekin ancak Kemalist Devrimi ve Cumhuriyeti reddedenler gibi, emperyalizmle işbirliği yapan İstanbul Hükümeti’nin kaderini paylaşacaktır.
İstanbul Hükümeti’nin İngiliz işbirlikçiliğinden ancak bir devrimle kurtuluşa ulaşabileceğini Mustafa Kemal Paşa ve İttihat ve Terakki önderleri I. Dünya Savaşı’nda vatan savunmasındayken saptamışlardı. Bugün Türkiye’nin karşısındaki emperyalist tehlikelere baktığımızda Türkiye’nin devrime gittiğini, 1914’ten 1920 tarihlerinde Türk Devrimi’ni inşa ettiğini ve 1917 Şubat ve Ekim devrimlerinde Asya’da devrimler çağının tarihsel sorumluluğunu üstlendiğini saptıyoruz. Çağ, Milli Demokratik Devrimler çağıdır. Türk milleti tarihsel sorumluluğunu üstlenecek ve emperyalist planların kucağına düşmeyecektir.







