Şimdi deprem çizgileri yığınları göz bebeklerindeŞimdi yumruk çiçekleri o sömürge ülkelerAşamazken kel dağları, dağları düşlerde bileGeçtim ses duvarlarını, ses duvarlarını düşlerde gibiYedi başlı beyler besledim, yüreğimden yedirerekVurdum sonra başlarını beylerin, efendilerinYok benim tanrılarla kişilerle hiçbir alış-verişimBen artık düzenlerle boğuşan bir gerçek devim. Gözlerimiz ufuk çizgisinin sonsuzluğunda kaybolurken, yüreklerimiz Akdeniz’in eşsiz güzelliğiyle doluydu. Sırtımızı Toros kayasına yaslamış, bu dövüşken dizeleri geçiriyorduk bilincimizden. Demir gibi sert ama gerçek düşüncelerin seline bırakmıştık kendimizi. Düşündü içimizden biri: ‘Deniz dediğin Akdeniz gibi olmalı.’ Gerçekten düşününce gelişi güzel söylenmiş bu cümlelerin ne kadar derin anlamlar içerdiğini görüyoruz. Deniz dediğin Akdeniz gibi olmalıdır sahiden. Çünkü bir kardeşlik denizidir Akdeniz. Akdeniz’in göz alıcı sonsuzluğuna baktığımızda evrensel kardeşliğin renkleriyle dolu bir gökkuşağı görürüz. Bu gökkuşağı mazlum milletlerin kanları ve bayraklarının eseridir. Bu yüzden Akdeniz bizdendir. O mazlum milletlerin, mahzun denizidir. Ama bugün Akdeniz bir başka güzellik taşıyordu maviliğinde. Bir yırtıcı kuş gibi kuşanırken bin yıllık öfkemizi; Akdeniz, misafirinden hoşnut olmayan ev sahibi gibiydi. Rahatsız edilmişti ya, belki de bu yüzdendi sessizliği. Ama sağı solu belli değildi. Bir işaret bekliyordu adeta. Biz başladığımız zaman yürümeye, Akdeniz’in de bu kusursuz bekleyişi bitecekti sanki ve savuracaktı üzerindeki edepsiz zalimleri.Güneş günlük yolculuğunun ortalarına geldiğinde, ılık esen yelle birlikte harekete geçtik. Bakışlar Akdeniz’den ayrılmış; enginler, ormanlar, dağlar unutulup hedefe kilitlenilmişti.Gökte yıldız, yolda toprak olduk. Dondurucu rüzgârına dayandık kışın. Şimdi hedef rüzgâra karşı yürümekti. Yüz çizgilerimiz sertleşti, gözlerimizde savaş ruhunun parıltısı şimşeklendi. Düşman korkaktı. Kırmızı bölgenin içine sığınmıştı. Ama Akdeniz’in genç, iri devlerinin soğuk nefesini enselerinde hissettiler.Daha sonra gökte yıldız, yolda toprak olanlardan başkalarıyla birlikte yürüdük. Ve haykırdık hep birlikte: Katil Amerika!Haykırdıkça bizler; Bıyıkları terlememiş, gür saçlı devler görüyorum. Neşeli çocuklar gibi gülen gözleriyle zaferi müjdeliyorlar. Rengârenk hazinelerini gani gönüllü elleriyle her bir yana savuruyor, toprağı süslüyor, Toros dağlarının dumanlı başlarını bol gümüşle kaplıyorlar. Meydan okuyorlar zalimlere, Aylan bebeğin düşlerini yaşatıyorlar. Aynı anda türlü ağaçların canlı dokumasıyla perde perde örtüyorlar mazlumların dünyasını. İşte onların elleri altında bu kutsal topraklar tarif edilemez bir güzelliğe bürünüyor.
Şimdi deprem çizgileri yığınları göz bebeklerindeŞimdi yumruk çiçekleri o sömürge ülkelerAşamazken kel dağları, dağları düşlerde bileGeçtim ses duvarlarını, ses duvarlarını düşlerde gibiYedi başlı beyler besledim, yüreğimden yedirerekVurdum sonra başlarını beylerin, efendilerinYok benim tanrılarla kişilerle hiçbir alış-verişimBen artık düzenlerle boğuşan bir gerçek devim. Gözlerimiz ufuk çizgisinin sonsuzluğunda kaybolurken, yüreklerimiz Akdeniz’in eşsiz güzelliğiyle doluydu. Sırtımızı Toros kayasına yaslamış, bu dövüşken dizeleri geçiriyorduk bilincimizden. Demir gibi sert ama gerçek düşüncelerin seline bırakmıştık kendimizi. Düşündü içimizden biri: ‘Deniz dediğin Akdeniz gibi olmalı.’ Gerçekten düşününce gelişi güzel söylenmiş bu cümlelerin ne kadar derin anlamlar içerdiğini görüyoruz. Deniz dediğin Akdeniz gibi olmalıdır sahiden. Çünkü bir kardeşlik denizidir Akdeniz. Akdeniz’in göz alıcı sonsuzluğuna baktığımızda evrensel kardeşliğin renkleriyle dolu bir gökkuşağı görürüz. Bu gökkuşağı mazlum milletlerin kanları ve bayraklarının eseridir. Bu yüzden Akdeniz bizdendir. O mazlum milletlerin, mahzun denizidir. Ama bugün Akdeniz bir başka güzellik taşıyordu maviliğinde. Bir yırtıcı kuş gibi kuşanırken bin yıllık öfkemizi; Akdeniz, misafirinden hoşnut olmayan ev sahibi gibiydi. Rahatsız edilmişti ya, belki de bu yüzdendi sessizliği. Ama sağı solu belli değildi. Bir işaret bekliyordu adeta. Biz başladığımız zaman yürümeye, Akdeniz’in de bu kusursuz bekleyişi bitecekti sanki ve savuracaktı üzerindeki edepsiz zalimleri.Güneş günlük yolculuğunun ortalarına geldiğinde, ılık esen yelle birlikte harekete geçtik. Bakışlar Akdeniz’den ayrılmış; enginler, ormanlar, dağlar unutulup hedefe kilitlenilmişti.Gökte yıldız, yolda toprak olduk. Dondurucu rüzgârına dayandık kışın. Şimdi hedef rüzgâra karşı yürümekti. Yüz çizgilerimiz sertleşti, gözlerimizde savaş ruhunun parıltısı şimşeklendi. Düşman korkaktı. Kırmızı bölgenin içine sığınmıştı. Ama Akdeniz’in genç, iri devlerinin soğuk nefesini enselerinde hissettiler.Daha sonra gökte yıldız, yolda toprak olanlardan başkalarıyla birlikte yürüdük. Ve haykırdık hep birlikte: Katil Amerika!Haykırdıkça bizler; Bıyıkları terlememiş, gür saçlı devler görüyorum. Neşeli çocuklar gibi gülen gözleriyle zaferi müjdeliyorlar. Rengârenk hazinelerini gani gönüllü elleriyle her bir yana savuruyor, toprağı süslüyor, Toros dağlarının dumanlı başlarını bol gümüşle kaplıyorlar. Meydan okuyorlar zalimlere, Aylan bebeğin düşlerini yaşatıyorlar. Aynı anda türlü ağaçların canlı dokumasıyla perde perde örtüyorlar mazlumların dünyasını. İşte onların elleri altında bu kutsal topraklar tarif edilemez bir güzelliğe bürünüyor.






