Bilim Nedir?
Bilim, maddenin hareketinin ve toplumsal süreçlerin sistematik olarak açıklanmasıdır. İnsanların var oluşundan itibaren merakla beslenen, araştırma isteğiyle körüklenen ve tüm dünya insanlarının bilgisine sunulması gereken birikimli ve uygulamalı disiplinlerin bütünüdür. Bilimin ortaya çıkışı insanların ‘Nasıl?’ ve ‘Neden?’ sorularını sormasına dayanır. Bilimin en temel izleri olan bilimsel düşünce ve pratiğe; Eski Mısır, Mezopotamya ve Antik Yunan gibi kadim uygarlıkların yanı sıra İslam dünyasında da rastlanır. Her ne kadar bilimsel düşünce ve pratiğin geçmişinin izini insanlığın düşünce sisteminin oluşmaya başladığı zamanlara kadar götürebiliyor olsak da bilimselliğin en büyük sıçramalarını daima devrimlerle güdümlü olarak yaptığını görürüz Devrimin uygulamaları ve önderleri aracılığıyla toplumda gerçekleştirdiği dönüşümler; toplumu bilim, sanat ve kültür alanlarında daima ileriye taşımıştır.
Bilimin Özgür Olma Gerekliliği
Bilim, içinde en basit doğa olayından en zorlu matematik paradokslarına kadar merak taşıyan her bireyin üzerine konuşabileceği, yorumlayabileceği ve araştırabileceği bir disiplinler bütünü olmalıdır. İnsanlığın kaderini ve sorunlarını belirleyen en temel ortak duygu meraktır. Bu meraktan neşet eden bilim ise, insanlığın birikimli mirası olarak her nesle aktarılan devasa bir bütünlüğe dönüşmüştür.
Bilimin en temelinde insanların merak duygusundan tetiklenmesi ve birikimli ilerleyişi bize bilimin en ücra köşelere kadar erişime açık bir olgu olması gerektiğini gösterir. Fakat emperyalizm, bilimin birikimli ilerleyişiyle devletlerin kendi mühendislik, sanayi ve enerji kaynaklarını bağımsızca yaratabilmesinden rahatsızlık duyar. Bu gelişimin önüne geçmek adına, bilimin topluma ulaşmasını ve bir kalkınma aracına dönüşmesini engelleyecek uygulamaları devreye sokar.
Temel bilimler olan Matematik, Fizik, Kimya ve Biyolojiyle ilgilenen ve yeterince bilgiye erişebilen genç nesiller olduğu sürece devletler kendi bilim insanlarının buluşları ve teorileriyle bilimi kendi milli gücü halinde üretebilecek olurlar. Çünkü bu bilimler olmadan mühendislik, sanayi ve enerji alanı yalnızca mevcut teknolojiyi kopyalar; yenisini kuramaz. Bir ülke sadece tüketici değil üretici olmak istiyorsa, temel bilimler taşıyıcı kolon gibidir. Diğer bilim dallarının gelişmesinde sessiz bir işçi olan temel bilimler bu nedenle çok önemlidir.
Kendi bilimini üreten devletler, Emperyalist düzene bağımlı değildir. Çünkü kendi yetiştirdiği bilim insanları, geliştirdikleri yeni teknolojik yöntemlerle milli bir bilim yaratır. Bu yüzden Emperyalist düzen; bilgiyi bir lüks haline getirir. Akademik dergilerin astronomik ücretleri, araştırmanın halka değil sermayeye çalışmasına yol açar. Eğitim sistemindeki öğrenme merakının yerine ezber sistemini dayatır. Öğrenilmesi gereken konuları kavrayarak değil ezberleyerek alınacak bir diploma sistemi yaratır. Ezber çarkında geleceğini belirlemeye çalışan gençler, bilimi öğrenecek ve pratiğe dökecek teoriden yoksun kalırlar. Ancak bilim; kendi doğasında, insanların zihninde özgürce var olması gereken bir disiplindir. Rahatça keşfedilmesi, yorumlanması ve bunu yaparken kısıtlamalara tabi tutulmaması gerekir. Bunun bilincinde olan ve devletlerin ilerlemek için kendisine muhtaç olmasını arzulayan emperyalist sistem, aynı zamanda bilimin bu doğasını yok etmek için toplumların önüne siyasi ve ekonomik sorunlar çıkarır. Devletlerin bilimle uğraşması için ihtiyaç duydukları kaynakların erişimini engeller.
Bilim Nasıl Özgürleşir?
Bilimin özgürleşmesini sağlamak için öncelikle insanların ‘Neden?’ sorusunu sormasına izin verilmelidir çünkü sorgulama olmadan bilginin önü açılamaz. Sorgulama eğilimine insanların rahatça yönelebilmesi için bulundukları koşullarda özgür ve bağımsız bir devlet gereklidir. Herkesin tek tipleştirildiği emperyalist planlar üzerinden şekillenen bir sistemde insanlar sorgulama yetisinden mahrum kalırlar. Bilim insanlarının sorduğu ‘Neden?’ sorusunun cevabına ulaşmaları için ellerinde yeterince kaynak ve pratik yapacak bir ortam gereklidir. Bunu sağlamak içinse kendi kendini kalkındırabilen bir devlet olmak şarttır. Devletler bağımsızlığını koruyup kendi kendini kalkındıramadığı sürece bilim insanına bilgisini ve deneylerini test edebilecek bir ortam sağlanamaz.
Devlet tarafından bilgiyi sorgulamasına izin verilen ve elinde yeterince imkân olan bir bilim insanın sonunda bilim yapabildiğini görürüz. Burada en zor olan kısım ise bilim yapıldıktan sonra başlar. Çünkü bilim, herkesin rahatlıkla erişimine açılmadığı noktada belirli bir topluluk içinde sıkışıp kalır, bir devinim ve özgürlük elde edemez. Bu yüzden bilimin toplumun her kesiminde bir karşılığının olması gerekir.
Bilginin herkese açılması demek, aslında bilimi yalnızca bir akademi uğraşı olmaktan çıkarıp toplumun dokusuna işlemek demektir. Bu, bir ülkenin zihin haritasını yeniden çizmek gibi güçlü bir dönüşüm yaratır. Açık erişimin asıl devrimci tarafı, toplumsal yaratıcılığı tetiklemesidir çünkü yaratıcılığın tetiklenmesi herkesin aynı bilgiye erişebileceği bir ortam yaratır. Toplumdaki bireylerin ‘Bu neden böyle?’ , ‘Bunu nasıl değiştirebilirim?’ ve en önemlisi ‘Ya böyle değilse?’ sorularını sormasını ve bilimin sadece üniversitede değil; hayatın her alanında doğmasını sağlar.
Bilimsel Bağımsızlık
Bilim kendi tarihi boyunca hiçbir zaman yalnız başına ve siyasi hareketlerden ayrı olarak var olmamıştır. Bilim her zaman dönemin şartlarına göre kimi zaman körelmiş kimi zaman da en büyük birikimlerini oluşturmuştur. Bunu tarih biliminden yararlanarak değerlendirmek daha doğru olacaktır. Dünyada bilimin devrimlerle beraber ilerlediğini görürüz. Çünkü bilim hiçbir zaman yalnızca sadece bilgiyi üretme işi olmamıştır; bilim en önemli toplumsal dönüşüm aracı olmuştur.
Toplumun her kesiminden insanlar, kendi dönemlerinde var olan düzenin sınırlarını zorladı ve bilgiyi özgürleştirerek yeni bir toplumsal düzenin kapısını açtı. Bu toplumsal düzende bilimin özgürleştiğini bu yüzden her meslekten insanın bilime katkıda bulunduğunu görüyoruz.
a) Türklerde Bilimin Özgürleşmesi
İbn Sina sadece bir hekim değildi; siyasal otoritelerin her şeyi kontrol ettiği bir çağda, doğayı gözlemlemenin dogmadan üstün olduğunu savundu. El-Kanun fi’t-Tıbb yüzlerce yıl boyunca Avrupa tıbbının temel kitabı oldu. Bu, Asya’dan yükselen özgürlükçü yapıyla bilginin Batı’nın feodal yapısını delip geçmesiydi. Bilimsel akıl, otoritenin değil doğanın yasalarının geçerli olduğunu gösterdikçe devrimci bir etki yarattı.
Anadolu’da ise İbn Rüşd ile bilimsel devrimin başka bir yüzü ortaya çıkar. O, aklın dini otoriteden bağımsız olması gerektiğini savunduğunda aslında Orta Çağ’ın en sert dogmalarına meydan okuyordu. Bu meydan okuma, bilimsel yöntemin kurtuluşu oldu; Avrupa’daki aydınlanma kıvılcımlarının çoğu İbn Rüşd’ün eserlerinden geçti.
2. Mahmut döneminde açılan Harbiye ve Tıbbiye’den yetişen ve bilimle ilgilenen öğrenciler, ileride Türk devriminde büyük rol oynayacaklardır. Örnek vermek gerekirse; Dr. Beşir Fuad, devrimin zihinsel iklimini kuran insanlardan biriydi. Tıbbiye kökenli olan Fuad, batıdan çıkan Biyolojik Materyalizm ve Pozitivizm gibi konuları Osmanlı’nın aydın dünyasına taşıdı. Metafiziğe, kaderciliğe karşı olan Fuad, biyolojik bir organizma olan insanı materyalizmi kullanarak yorumladı. Bıraktığı bu etki Osmanlı aydınının ‘akıl, deney, madde’ eksenine kaymasına sebep oldu, Jön Türklerden Kemalist kadrolara uzanan çizginin felsefi zeminini besledi.
19. Yüzyılın ikinci yarısında batıda ortaya çıkan Pozitivizm, bilginin kaynağı olarak gözlem, deney ve aklı kullandı. Bu Jön Türk kadrolarına tarih ve maddeye karşı bir materyalist bakış açısı kazandırdı. Toplumların da yasalarla işlediğini savunan materyalizm, aydınlarımızın devleti kurtarmak için bilgiye ihtiyaçları olduğunu gösterdi.
İttihat ve Terakki kadrolarının halkın ihtiyacının bağımsız bir meclis olduğunu öngererek 1. Meşrutiyet Devriminin gerçekleşmesinin altında yatan sebep tarihsel materyalist bakış açısıdır. Osmanlı Devleti imparatorluk anlayışıyla ayakta kalamazdı. İmparatorluk anlayışı yönetimi, devletin çöküşünü sağlamlaştırıyordu. Vergi veren, asker olan, üretim yapan halkın ve yükselen bürokratik-aydın sınıfın temsil edeceği bir siyasal mekanizma lazım gerekiyordu. Bu yüzden de bağımsız bir meclise ihtiyaç vardı. Bu meclisi oluşturabilecek en büyük güç İttihat ve Terakki’ydi.
Tarihsel Materyalizm, Türk Devrim Tarihinde en önemli ilerleyişlerin içinde varlığını sürdürmüştür. İttihatçı kadrolar bu bakış açısını kazanarak, Türk bağımsızlığının sömürgeci emperyalizmle çelişkilerini tahlil ettiler. Bu da Osmanlı imparatorluğunun neden çöktüğünü açıklamakta ve devrimi tarihsel bir zorunluluk olarak görmekte etkili oldu. İttihatçılar, yükselmekte olan aydın sınıfından üretim yapan köylüye kadar toplumun temsil edilmesi gerektiğini ve bu yüzden de padişahtan ayrı bir meclis fikrinin zorunlu olduğunu savundular. Bu meclisin içinde bulunan insanların temsil edeceği topluluğa göre belirlenmesi gerektiğini tahlil ettiler.
Tarihsel Materyalizm bakış açısının temele alarak Cumhuriyeti kuran Mustafa Kemal Atatürk, harbiye yıllarındaki not defterine yazmış olduğu bir yazıda maddeyi incelemek için ‘Evvela Sosyalist Olmalı, Maddeyi Tanımalı.’ sözünü söylemiştir. Maddeyi materyalist bakış açısıyla ele alan Mustafa Kemal, Sivas ve Erzurum Kongrelerinde bu bakış açısını göstermiştir. ‘Ulusun bağımsızlığını yine ulusun azim ve kararı kurtaracaktır.’ diyen Atatürk; Türk ulusunun herhangi bir dış güçle değil, halkın kendi öz gücüyle kurtarılacağını ifade eder
Cumhuriyet Devrimiyle de beraber, Osmanlı’nın son döneminde dar alanlara sıkışmış, medrese–mektep ikiliğinde parçalanmış bilgi dünyası; Cumhuriyet’le birlikte üniversite, enstitü ve teknik okullar aracılığıyla yeniden örgütlendi. Temel bilimler, faydasız soyutluklar olmaktan çıktı ve ulusal kalkınmanın zorunlu altyapısı olarak ele alındı. Artık bilim, bir zümrenin tekelinde değil, kamusal bir güç halindeydi.
Özgürleştirme politikası, bilimi yalnızca aktarılan teori değil, üretilen bir pratik kıldı. Devrim Arabaları bu zihniyetin sembolüdür: Mesele birkaç ayda otomobil yapmak değil, “biz yapabiliriz” fikrini kurumsal akla yerleştirmekti. Aynı şekilde Nuri Killigil’in yerli silah üretimi girişimleri, dışa bağımlılığın teknik kader olmadığına dair güçlü bir karşı iddiaydı. Bu atılımlar, bireysel deha hikâyelerinden çok, Cumhuriyet’in bilimsel aklının ürünleriydi.
b) Yükselen Asya’da Bilimin Özgürleşmesi
Modern dönemde Asya’nın devrimci bilim atılımı Sovyetler üzerinden çok belirginleşmişti. Lomonosov’dan Yuri Gagarin’e uzanan çizgi, sosyalist planlamanın bilimi nasıl seferber ettiğini gösterir. Bilgi, elitlerin oyuncağı değil toplumun üretim gücü oldu. Sovyet bilimi, emperyalist dünyanın teknoloji tekellerini doğrudan tehdit etti; uzaya insan gönderilmesi bunun en çarpıcı sembolüydü. Bilim, merkezi planlamayla birleştiğinde toplumsal bir sıçrama yarattı.
Aynı dönemde Çin’de bilimsel ilerleme, kültür devriminin getirdiği eğitim seferberlikleriyle birleşti. Bilim yalnız laboratuvarlara değil, köylere, fabrikalara yayıldı. Bu da bilginin kitleselleşmesinin nasıl devrimci sonuçlar doğurabileceğini gösteren bir başka Asya deneyimi oldu.
Tüm bunların sonucunda gördüğümüz tablo oldukça açıktır. Günümüzde artık bilimin toplumlarda yol açacağı devrimleri engellemek için kendi yarattığı ve adına bilim denilen safsataların egemen olduğu bir Kapitalist Emperyalist sistem görürüz. Kendisinin sonunu getirecek bu atılımı yapan ABD’nin karşısında ise Mao Zedong’un önderlik ettiği büyük Çin devriminden itibaren yaptığı kesintisiz devrimlerde, gelişimini bilimsel temeller üzerine kurmuş bir Çin vardır. Çin’in şu anda dünya ekonomisinde birinci sırada olmasına şaşmamak gerekir.
Emperyalizm ne kadar güçlü prangalarla insanları tutsak etse de aklı sahiplenemeyeceğini görmüştür ve bu durum, siyasal düzeni sarsmıştır. Bu yüzden bu dönemde bilim ilerledikçe devletler de bilimsel düşüncenin gücünü fark etmiştir. Çünkü bağımsızlığın temelinin akılda, aklın ise gelişmesi ve yorumlamasını açısından bilime aç olduğunu görmüşlerdir. Bilim, emperyalist düzene karşı bir tehdit; bağımsızlık düzeninde ise bir ilerleme motorudur. Devrimler tam da bu yüzden bilimin yolunu açan keskin bir bıçak gibi görünür.
Bilimle Savaşmak ve Bilime Karşı Savaşmak
Günümüzde de oldukça net görürüz ki bilim ancak yükselen Avrasya’da gelişerek yükselecektir. Çünkü yıllar boyunca bilimin ilerleyişi ve bağımsızlık devrimleri diyalektiğin genel ilkesi olan karşılıklı etkiden beslenerek birlikte ilerlemiştir. Avrasya coğrafyasının tarihinde bilimin karşılıklı etkileşim içinde doğmuş olduğunu görürüz. Avrasya’da bilim, sadece araştırma değildir; aynı zamanda bağımsızlık mücadelesidir. Bilimi halka indirmeyi amaçlar çünkü bilim halka indiğinde, üretim bağımsızlaşır; bağımsızlık arttığında da bilim daha cesur olur.
Bağımsızlığının elinde olmadığı, Kapitalist emperyalist düzene saplanıp kalmış bir ülkede bilimin ilerlemesi için devrim yapmak şarttır. Çünkü bilimin özgür olması için devrimci bir hükümet ve devlete ihtiyaç vardır. Avrasya toplumlarının tarihi zaten bunu bağırarak anlatıyor. Avrasya devrimlerinde bilimi, aklı, toplumu, emeği tutsak etmek ve sömürmek isteyen kapitalist- emperyalist sisteme karşı galip gelinmiştir. Bunun sebebi ise Avrasya cephesinde bilim, emperyalizme karşı mücadelede önemli bir araç olarak kullanılır.
Bilimsel doğruluktan bağımsız bir devrim düşünülemez. Kapitalist- emperyalist sistem, bilimin devrimlerin oluşumunu sağlayacağını bildiği için kendi sistemi ve sömürgesinin çökmesinden korkar ve bilimle savaşır. Bunu da kendi uydurduğu bilimden uzak, safsatalar aracılığıyla yapar.
Sonuç Olarak;
Bilim, ilerleme ve toplumsal dönüşümün en köklü kaynağını taşıyan Avrasya’dan yeniden yükselecektir. Tarih boyunca büyük devrimlerin ardındaki itici güç, aklın ve bilimin örgütlü birikimi olmuştur. Her devrim kendi deneyimini tamamladığında, bilimin önündeki bir eşik daha aşılmış; insanlığın ufku genişlemiştir. Bugün kapitalist- emperyalist düzen, bilimin ışığından korkan bir karanlığı korumaya çalışıyor. Avrasya ise bilimi toplumsal kalkınmanın merkezine yerleştiren yaklaşımıyla bu karanlığa meydan okuyor. Bilimle çatışan değil, bilimi tarihsel yürüyüşünün rehberi yapan Avrasya güçleri; hem emperyalizmin dayattığı sömürü zincirlerini çökertecek hem de insanlığın önünü açacak yeni bir aydınlanma çağı yaratacaktır.





