Osmanlı Devleti 1. Dünya Savaşı’ndan yenik ayrıldığında arkasında bitmiş, tükenmiş, geri kalmış, harap bir Anadolu bırakmıştı. Aldığı borçlarla kendine saray yaptıran padişahlar, Etrak-ı Biidrak (idraksiz, anlayışsız, cahil Türkler) denilen Anadolu halkına bir çivi çakmamış, eğitim adına hiçbir şey yapmamıştı. Kurtuluş Savaşı yalnızca emperyalistlere ve padişaha karşı değil, aynı zamanda cehalete ve geri kalmışlığa karşı da başlatılmıştı. 1920’lerde Cumhuriyet doğusuyla, batısıyla, güneydoğusuyla karış karış Anadolu’nun her köyünde, her kentinde eğitim seferberliği başlatmıştı. Kadınıyla, erkeğiyle muallimler Anadolu’yu karış karış dolaşıyordu. Atatürk’ün görevlendirdiği genç öğretmen Sıdıka Avar gibi pek çok öğretmen bir nefer gibi cehaletle savaşıyordu. O zaman “öğretmen” Cumhuriyet için çok değerliydi, aydınlanmanın sembolüydü.Peki, yeri geldiğinde Fransız Kız Lisesi’nde öğrencilerine Fransızca öğreten, yeri geldiğinde ise Güneydoğu köylerinde at üstünde öğrenci toplayan, öğretmenlik mesleğinin nasıl icra edilmesi gerektiğini öğretmen adaylarının hafızasına kazıyan Cumhuriyetin aydın öğretmeni Sıdıka Avar’dan bugünlere öğretmenlik mesleğinde neler mi değişti?Özelleştirmelerle sağlığa, kültüre, sanata, tiyatroya topyekûn Cumhuriyete savaş açan neoliberalizm eğitimi de es geçmedi. Önce eğitim niteliksizleştirildi. Eğitim fakültelerinin içi boşaltıldı. Sonra adım adım öğretmenlik mesleği itibarsızlaştırıldı ve AKP iktidarıyla öğretmenlik mesleği artık tam anlamıyla can çekişir bir hale geldi.Yaklaşık 16 yıl eğitim gören ve bunun dışında sayısız sınavlardan geçen öğrencilik hayatının son adımında ‘Kamu Personeli Seçme Sınavı’ diye adlandırılan bir sınav sonrası hayatlar belirleniyor. Bölüme ilişkin puanını alırsan seni belirli bir sıralamaya koyuyorlar. Alamazsan öğretmen olamıyorsun! Tabii bu seferde ücretli öğretmenlik için başvuru yapıyorsun… Bir yandan da dershaneye gidiyorsun; tekrar sınava hazırlanmak için.Ücretli öğretmenlik başlı başlına büyük bir sorun. Konum itibariyle mevsimlik işçilikten hiçbir farkı olmayan, tam öğrencilerine alıştığında yerine başka bir öğretmenin gelmesiyle suçsuz yere dayak yiyen külkedisi gibi kovulma riski taşıyan bir uygulama. 5.5 yıl üniversite ve yüksek lisans öğrenimi gördükten sonra ayda 600 TL’ye çalışmak. Bunun dışında ders saati ücretlendirilmelerine rağmen kadrolu öğretmen gibi çalıştırılırlar; nöbet tutturulur, toplantı, anma, kutlama, komisyon görevleri ve benzeri işlere koşuştururlar. Eğer okul idaresine haklarını hatırlatırlarsa, yetersiz oldukları gerekçesiyle gönderileceklerini bildiklerinden boyun eğerler. Bir nevi ücretli köleliktir. Dönemin Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, mecliste yaptığı bir konuşma esnasında doğudaki okullardan bahsederken şöyle cümleler sarf etmiştir: “Okullarımız onarılıyor, eğitim öğretime hazır hale getiriliyor. Öğretmen ihtiyacı ise yok denecek kadar az. Örneğin X okulunda 2 kadrolu, 4 sözleşmeli ve 6 ücretli öğretmenimiz görev yapmakta. Böylece öğretmen açığımız oluşmamaktadır.” Bu cümlelerden de anlaşılacağı gibi Çelik, ücretli öğretmenleri de normal öğretmen kategorisine sokmakta ve böylece “öğretmen açığımız yok” diyebilmektedir.2002’den bu yana yaptığı atamalar ile övünen AKP iktidarı, atama bekleyen öğretmen sayısını açıklamakta yaptığı atamalar kadar cüretkâr değil ne yazık ki. Bugün resmi kayıtlara göre 120 bin, gerçekte ise 400 binden fazla öğretmen açığı olan bir ülkede bir iktidar 370 bin öğretmen ataması haberini çeşitli şovlarla muhteşem bir başarı öyküsüymüş gibi sunabiliyor. Üstelik bu 370 bin atamada fizik, kimya, biyoloji, bilişim gibi birçok pozitif bilimler alanındaki atamalar toplamı din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmenliği alanındaki atamalar toplamı kadar bile edemiyor. Çünkü iktidar eğitimde bilim üreten nesiller istemiyor. Biliyor ki sorgulayan nesiller yolsuzluklara, adaletsizliğe geçit vermemek anlamını taşıyor.Ataması yapılmayan öğretmen ise senelerce evine ekmek götürmek için, limon satmaktan, pazarlamacılığa her yolu denemek durumunda kalıyor. Hatta toplumun ve ailenin maddi kaygılarla öğretmen adayının üstünde yarattığı baskı adayı ölüme bile sürükleyebiliyor. İşte bu yüzden öğretmenlik mesleği can çekişiyor.24 Kasım Öğretmenler Günü’nde isterdik ki tozpembe bir tablo sunalım. Fakat öğretmenin adı olmadığı gibi günü de yok. Kara tahtayı akıllı tahtaya çeviren iktidar, maalesef öğretmenlerimizin kara tablosunu pembeye, beyaza çevirememektedir. Tablo gittikçe kararmaktadır.Sözün özü ataması yapılmayan öğretmenlik sorunu özünde bir sistem, bir milli iktidar sorunudur. Çözümü milli eğitimden yana olan bir milli iktidar, eğitimde ücretli öğretmenlik denen taşeronluk sorunu sistemini kaldırır, pozitif bilimlere önem verir ve bilim üreten, sorgulayan nesiller yetiştirmeyi kendine amaç edinir.İşte bu yüzden, sırf bu yüzden insana ve eğitime önem vermeyen, milli olmayan, kendi özlerinden kopuk bu sistemin değişmesi olmazsa olmazdır.Milli eğitim sistemini yeniden kurup toplumu refaha kavuşturacağımız günler için, mücadelemiz daima sürecektir.TGB İnternet Birimi Başkanı Çağdaş Karaaslan
Osmanlı Devleti 1. Dünya Savaşı’ndan yenik ayrıldığında arkasında bitmiş, tükenmiş, geri kalmış, harap bir Anadolu bırakmıştı. Aldığı borçlarla kendine saray yaptıran padişahlar, Etrak-ı Biidrak (idraksiz, anlayışsız, cahil Türkler) denilen Anadolu halkına bir çivi çakmamış, eğitim adına hiçbir şey yapmamıştı. Kurtuluş Savaşı yalnızca emperyalistlere ve padişaha karşı değil, aynı zamanda cehalete ve geri kalmışlığa karşı da başlatılmıştı. 1920’lerde Cumhuriyet doğusuyla, batısıyla, güneydoğusuyla karış karış Anadolu’nun her köyünde, her kentinde eğitim seferberliği başlatmıştı. Kadınıyla, erkeğiyle muallimler Anadolu’yu karış karış dolaşıyordu. Atatürk’ün görevlendirdiği genç öğretmen Sıdıka Avar gibi pek çok öğretmen bir nefer gibi cehaletle savaşıyordu. O zaman “öğretmen” Cumhuriyet için çok değerliydi, aydınlanmanın sembolüydü.Peki, yeri geldiğinde Fransız Kız Lisesi’nde öğrencilerine Fransızca öğreten, yeri geldiğinde ise Güneydoğu köylerinde at üstünde öğrenci toplayan, öğretmenlik mesleğinin nasıl icra edilmesi gerektiğini öğretmen adaylarının hafızasına kazıyan Cumhuriyetin aydın öğretmeni Sıdıka Avar’dan bugünlere öğretmenlik mesleğinde neler mi değişti?Özelleştirmelerle sağlığa, kültüre, sanata, tiyatroya topyekûn Cumhuriyete savaş açan neoliberalizm eğitimi de es geçmedi. Önce eğitim niteliksizleştirildi. Eğitim fakültelerinin içi boşaltıldı. Sonra adım adım öğretmenlik mesleği itibarsızlaştırıldı ve AKP iktidarıyla öğretmenlik mesleği artık tam anlamıyla can çekişir bir hale geldi.Yaklaşık 16 yıl eğitim gören ve bunun dışında sayısız sınavlardan geçen öğrencilik hayatının son adımında ‘Kamu Personeli Seçme Sınavı’ diye adlandırılan bir sınav sonrası hayatlar belirleniyor. Bölüme ilişkin puanını alırsan seni belirli bir sıralamaya koyuyorlar. Alamazsan öğretmen olamıyorsun! Tabii bu seferde ücretli öğretmenlik için başvuru yapıyorsun… Bir yandan da dershaneye gidiyorsun; tekrar sınava hazırlanmak için.Ücretli öğretmenlik başlı başlına büyük bir sorun. Konum itibariyle mevsimlik işçilikten hiçbir farkı olmayan, tam öğrencilerine alıştığında yerine başka bir öğretmenin gelmesiyle suçsuz yere dayak yiyen külkedisi gibi kovulma riski taşıyan bir uygulama. 5.5 yıl üniversite ve yüksek lisans öğrenimi gördükten sonra ayda 600 TL’ye çalışmak. Bunun dışında ders saati ücretlendirilmelerine rağmen kadrolu öğretmen gibi çalıştırılırlar; nöbet tutturulur, toplantı, anma, kutlama, komisyon görevleri ve benzeri işlere koşuştururlar. Eğer okul idaresine haklarını hatırlatırlarsa, yetersiz oldukları gerekçesiyle gönderileceklerini bildiklerinden boyun eğerler. Bir nevi ücretli köleliktir. Dönemin Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, mecliste yaptığı bir konuşma esnasında doğudaki okullardan bahsederken şöyle cümleler sarf etmiştir: “Okullarımız onarılıyor, eğitim öğretime hazır hale getiriliyor. Öğretmen ihtiyacı ise yok denecek kadar az. Örneğin X okulunda 2 kadrolu, 4 sözleşmeli ve 6 ücretli öğretmenimiz görev yapmakta. Böylece öğretmen açığımız oluşmamaktadır.” Bu cümlelerden de anlaşılacağı gibi Çelik, ücretli öğretmenleri de normal öğretmen kategorisine sokmakta ve böylece “öğretmen açığımız yok” diyebilmektedir.2002’den bu yana yaptığı atamalar ile övünen AKP iktidarı, atama bekleyen öğretmen sayısını açıklamakta yaptığı atamalar kadar cüretkâr değil ne yazık ki. Bugün resmi kayıtlara göre 120 bin, gerçekte ise 400 binden fazla öğretmen açığı olan bir ülkede bir iktidar 370 bin öğretmen ataması haberini çeşitli şovlarla muhteşem bir başarı öyküsüymüş gibi sunabiliyor. Üstelik bu 370 bin atamada fizik, kimya, biyoloji, bilişim gibi birçok pozitif bilimler alanındaki atamalar toplamı din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmenliği alanındaki atamalar toplamı kadar bile edemiyor. Çünkü iktidar eğitimde bilim üreten nesiller istemiyor. Biliyor ki sorgulayan nesiller yolsuzluklara, adaletsizliğe geçit vermemek anlamını taşıyor.Ataması yapılmayan öğretmen ise senelerce evine ekmek götürmek için, limon satmaktan, pazarlamacılığa her yolu denemek durumunda kalıyor. Hatta toplumun ve ailenin maddi kaygılarla öğretmen adayının üstünde yarattığı baskı adayı ölüme bile sürükleyebiliyor. İşte bu yüzden öğretmenlik mesleği can çekişiyor.24 Kasım Öğretmenler Günü’nde isterdik ki tozpembe bir tablo sunalım. Fakat öğretmenin adı olmadığı gibi günü de yok. Kara tahtayı akıllı tahtaya çeviren iktidar, maalesef öğretmenlerimizin kara tablosunu pembeye, beyaza çevirememektedir. Tablo gittikçe kararmaktadır.Sözün özü ataması yapılmayan öğretmenlik sorunu özünde bir sistem, bir milli iktidar sorunudur. Çözümü milli eğitimden yana olan bir milli iktidar, eğitimde ücretli öğretmenlik denen taşeronluk sorunu sistemini kaldırır, pozitif bilimlere önem verir ve bilim üreten, sorgulayan nesiller yetiştirmeyi kendine amaç edinir.İşte bu yüzden, sırf bu yüzden insana ve eğitime önem vermeyen, milli olmayan, kendi özlerinden kopuk bu sistemin değişmesi olmazsa olmazdır.Milli eğitim sistemini yeniden kurup toplumu refaha kavuşturacağımız günler için, mücadelemiz daima sürecektir.TGB İnternet Birimi Başkanı Çağdaş Karaaslan






