
YAZAR
25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Dayanışma ve Mücadele Günü. Bu anlamlı gün önce Dominik’te 1981 yılında toplanan Latin Amerika Kadın Kurultayı’nda, bundan dört yıl sonra da Birlemiş Milletler tarafından kabul ediliyor. Peki anlamı ne? Latin Amerika’nın Dominik Cumhuriyeti’nde hüküm süren ve kıtanın en Amerikancı iktidarlarından olan Trujillo diktatörlüğüne karşı mücadele eden, Clandestine Hareketi’nin liderlerinden Patria, Minerva ve Maria Mirabel kardeşler faşist yönetimin bekçileri tarafından önce tecavüze uğramış ardından da katledilmişlerdir. Mirabel kardeşlerden Patria’nın aşağıdaki satırlarda ifade ettiği kararlılık bu yiğit kadınların yalnızca kendileri, kendi cinsleri için değil gelecek kuşaklar için, kadın-erkek bütün insanlığın özgürlük ve hümanizm davası için mücadele ettiklerini gösteriyor:
“Çocuklarımızın, bu yoz ve zalim sistemde yetişmesine izin vermeyeceğiz. Bu sisteme karşı savaşmak zorundayız. Ben kendi adıma her şeyimi vermeye hazırım; gerekirse hayatımı da.”
Ortaya koyulan bu bilinçten de görüyoruz ki Patria gibi bir devrimci kadının özgürlük anlayışının bireyci neoliberal ideolojinin marjinal özgürlükçülüğüyle uzaktan yakından ilgisi yok. Günümüz kadın hareketindeki eğilim de aslında iki çizgi şeklinde kendini belli ediyor. Bir yanda vatanı ve cumhuriyeti kararlı olarak savunan ve kadının özgürleşmesini bu çerçevenin içine yerleştiren, sorun olarak erkek cinsini değil karanlık ve yıpranmış sistemi görenler diğer yandan vatan ve cumhuriyeti savunma konusunda sınıfta kalan ve kadının özgürlük mücadelesini kimlik siyasetine eklemleye çalışanlar. İkinci çizgi sorunu toplumsallığından ve toplumun geniş kesimlerinin sahiplenmesinden koparıyor. Dar, sekter, üstten ve çığırtkan bir anlayışla; belirli mekanlara sıkışan bir “mücadele” tarzıyla hareket ediyor. Dolayısıyla attığı taş ürküttüğü kurbağaya değmiyor.
Bir haftadır gündemde olan ve geçtiğimiz günlerde geri çekilen yasa önergesi dolayısıyla tartışılan konu, aslında Patria’nın ifade ettiği sistemin yozluğunu göstermesi bakımından iyi bir örnek. Çocuk yaşta evlendirilen yüzbinlerce kız çocuğu ve onlarla birlikte gelen devasa bir sorun… Siz bu soruna cadılık vs gibi sululuklarla çözüm bulamazsınız. Sorunun bam teli aslında geri bir ekonomik-toplumsal yapının varlığı. Eğer bu yapıyı çağdaş kurum ve ilişkilerle değiştiremezseniz istediğiniz kadar bağırın ya da yazın varlığını koruyacaktır. Ancak değiştirme hedefini önüne koyup mücadele edenler esaslı müdahalelerde bulunabilir ve seferberlik yaratabilirler. Büyük devrimci önderimiz Atatürk’ün bayrak yapılarak gerici saldırılara karşı durulmasının nedeni de bu nesnel gerçektir. Çünkü Türkiye’nin çağdaşlaşmasının, aydınlanmasını ve kadının yurttaş olmasının tarihsel kökeni Atatürk Devrimi’nde yatıyor.
Geçtiğimiz günlerde kadına şiddetin gündeme gelmesiyle birlikte Cumhuriyet gazetesinin 10 Eylül 1929 tarihli sayısındaki dikkat çekici bir haber sosyal medyada hızla yayıldı. Dönemin Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt neredeyse yüz yıl önce şöyle diyordu: “Kadınlara laf atanlar derhal tevkif edilecek, bu gibiler şiddetli tevkifata uğrayacak.” Demek ki her dönem kendi özgürlük anlayışını yaratıyor.
Biz ise kadına yönelik şiddet, taciz ve tecavüze karşı Bozkurt’un temsil ettiği Cumhuriyet Devrimi iradesini yaşama geçirmek ve kadının hukukunu, yaşam hakkını her koşulda savunmak için öndeyiz. Kadınlar, bir adım öne!
Güldane Pekdoğan
TGB GYK Üyesi
25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Dayanışma ve Mücadele Günü. Bu anlamlı gün önce Dominik’te 1981 yılında toplanan Latin Amerika Kadın Kurultayı’nda, bundan dört yıl sonra da Birlemiş Milletler tarafından kabul ediliyor. Peki anlamı ne? Latin Amerika’nın Dominik Cumhuriyeti’nde hüküm süren ve kıtanın en Amerikancı iktidarlarından olan Trujillo diktatörlüğüne karşı mücadele eden, Clandestine Hareketi’nin liderlerinden Patria, Minerva ve Maria Mirabel kardeşler faşist yönetimin bekçileri tarafından önce tecavüze uğramış ardından da katledilmişlerdir. Mirabel kardeşlerden Patria’nın aşağıdaki satırlarda ifade ettiği kararlılık bu yiğit kadınların yalnızca kendileri, kendi cinsleri için değil gelecek kuşaklar için, kadın-erkek bütün insanlığın özgürlük ve hümanizm davası için mücadele ettiklerini gösteriyor:
“Çocuklarımızın, bu yoz ve zalim sistemde yetişmesine izin vermeyeceğiz. Bu sisteme karşı savaşmak zorundayız. Ben kendi adıma her şeyimi vermeye hazırım; gerekirse hayatımı da.”
Ortaya koyulan bu bilinçten de görüyoruz ki Patria gibi bir devrimci kadının özgürlük anlayışının bireyci neoliberal ideolojinin marjinal özgürlükçülüğüyle uzaktan yakından ilgisi yok. Günümüz kadın hareketindeki eğilim de aslında iki çizgi şeklinde kendini belli ediyor. Bir yanda vatanı ve cumhuriyeti kararlı olarak savunan ve kadının özgürleşmesini bu çerçevenin içine yerleştiren, sorun olarak erkek cinsini değil karanlık ve yıpranmış sistemi görenler diğer yandan vatan ve cumhuriyeti savunma konusunda sınıfta kalan ve kadının özgürlük mücadelesini kimlik siyasetine eklemleye çalışanlar. İkinci çizgi sorunu toplumsallığından ve toplumun geniş kesimlerinin sahiplenmesinden koparıyor. Dar, sekter, üstten ve çığırtkan bir anlayışla; belirli mekanlara sıkışan bir “mücadele” tarzıyla hareket ediyor. Dolayısıyla attığı taş ürküttüğü kurbağaya değmiyor.
Bir haftadır gündemde olan ve geçtiğimiz günlerde geri çekilen yasa önergesi dolayısıyla tartışılan konu, aslında Patria’nın ifade ettiği sistemin yozluğunu göstermesi bakımından iyi bir örnek. Çocuk yaşta evlendirilen yüzbinlerce kız çocuğu ve onlarla birlikte gelen devasa bir sorun… Siz bu soruna cadılık vs gibi sululuklarla çözüm bulamazsınız. Sorunun bam teli aslında geri bir ekonomik-toplumsal yapının varlığı. Eğer bu yapıyı çağdaş kurum ve ilişkilerle değiştiremezseniz istediğiniz kadar bağırın ya da yazın varlığını koruyacaktır. Ancak değiştirme hedefini önüne koyup mücadele edenler esaslı müdahalelerde bulunabilir ve seferberlik yaratabilirler. Büyük devrimci önderimiz Atatürk’ün bayrak yapılarak gerici saldırılara karşı durulmasının nedeni de bu nesnel gerçektir. Çünkü Türkiye’nin çağdaşlaşmasının, aydınlanmasını ve kadının yurttaş olmasının tarihsel kökeni Atatürk Devrimi’nde yatıyor.
Geçtiğimiz günlerde kadına şiddetin gündeme gelmesiyle birlikte Cumhuriyet gazetesinin 10 Eylül 1929 tarihli sayısındaki dikkat çekici bir haber sosyal medyada hızla yayıldı. Dönemin Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt neredeyse yüz yıl önce şöyle diyordu: “Kadınlara laf atanlar derhal tevkif edilecek, bu gibiler şiddetli tevkifata uğrayacak.” Demek ki her dönem kendi özgürlük anlayışını yaratıyor.
Biz ise kadına yönelik şiddet, taciz ve tecavüze karşı Bozkurt’un temsil ettiği Cumhuriyet Devrimi iradesini yaşama geçirmek ve kadının hukukunu, yaşam hakkını her koşulda savunmak için öndeyiz. Kadınlar, bir adım öne!
Güldane Pekdoğan
TGB GYK Üyesi





