‘Nihilist penguen’ bize ne anlatıyor?

‘Nihilist penguen’ bize ne anlatıyor?
Picture of Kayahan Çetin
Kayahan Çetin
GENEL BAşKAN

Sosyal medyada bir süredir milyonlarca kez paylaşılan bir görüntü var. Su kaynağına doğru ilerleyen penguen sürüsünden ayrılan ve kendisi için hayatın olmadığı dağlara doğru tek başına yürüyen penguenin görüntüsü. Görüntü, 2007 yılında Werner Herzog tarafından çekilen “Encounters at the End of the World” isimli Antarktika’daki yaşamı anlatan belgeselden alınma.

Penguenin yürüyüşü her yerde paylaşıldı; belediyeler, ünlü markalar, siyasi partiler penguen üzerinden espriler yaptı, videolar hazırladı… Bu penguene bazı isimler de takıldı: ‘yalnız penguen’, ‘nihilist penguen’ vb. Bizce penguenin tavrına en uygun isim ‘nihilist penguen’. Çünkü türdeşlerinden uzağa, kendisi için hayat olmayan bir noktaya, bir nevi yok oluşa doğru anlamsız bir yürüyüş yapıyor. Evrende ve yaşamda herhangi bir anlamlı öz aramanın anlamsız bir çaba olduğunu savunan nihilizmin tavrıyla paralel bir tavrı var desek, penguen dostumuza haksızlık etmiş olmayız.

PENGUEN NEREYE YÜRÜYOR?

“Nihilist penguen”in paytak paytak tatlı yürüyüşüyle ya da belgeseli çekenlerin ilgisini çeken tavrıyla bir problemimiz yok elbette. Asıl ilgi çekici olan “nihilist penguen”in ölüm yürüyüşünün sosyal medyada “toplumsallığın zulmüne” karşı “birey olmanın ölümü göze alan asaleti”ne dönüştürülmesi.

Sıkça yapılan bazı yorumlar şöyle: “İşte kendini ait hissedemediği bir yerden yok olmayı göze alarak asilce yürüyen penguen”, “Biz de keşke senin gibi olabilsek”, “Toplumun baskısının onu öğütmesine izin vermeyip onlardan ayrılıyor, hangimiz bu kadar cesur olabiliyoruz” vs vs. Penguenin normalin dışındaki davranışı birdenbire sosyal medyanın bireyci rüzgarında “toplumun öğütücülüğüne karşı” bir simge haline gelebiliyor.

İşte birey olmakla bireycilik arasındaki kalın çizgiyi gösteren bir olay daha. Bireyci ideoloji sürüden ayrılan penguenin yok olmaya ve ölüme yürümesini kutsallaştırabiliyor. Onlar için mutlak şer ve zorbalık kaynağı olan “toplumu” dağıtan ve bireyi un ufak eden her şey mübah. Peki birey olmak böyle bir şey mi? Sağlıklı ve mutlu bir birey olmanın yolu sağlıklı bir kolektifin içinde, yabancılaşmadan arınmış bir toplumsal ilişki ağına sahip olmaktan geçmiyor mu? Tarih ve doğa bize, ait oldukları toplumun ortak kaderi için türlü fedakârlıklar yapan “bireylerin” hikayesini anlatır.

TURNA KATARININ TAVRI VE PENGUEN KOLONİSİNİN YÖNÜ


Madem hayvanlardan başladık onlardan devam edelim

Turna katarlarının örneğini sık sık veririz birbirimize. Turna katarı uçarken bir öncü turna katarın en önüne geçer ve rüzgârı göğüsler. Onun rüzgârı göğüslemesi sayesinde arkadakiler daha rahat ilerler. Bu zor bir görevdir, nefes tüketir. Ve bu öncü turna nefesi tükenene kadar görevini sürdürür. Onun nefesi bitip düştüğünde arkadan yeni bir nöbetçi nöbeti devralır ve katar yoluna böyle devam eder. Turnalar toplulukları için fedakârlık yaparak yolun güvenli geçmesini sağlarlar.

Cemal Süreya’nın dizelerindeki “donmasın diye suya nöbetleşe kanat vuran yaban ördekleri”, yine kolektifin ortak amacı için görev üstlenmenin doğadaki bir ifadesidir. Su kaynağına doğru topluca ilerleyen penguen kolonisi de benzerdir; o zorlu kutup şartlarında avlanmak, hayatta kalmak için kolektif hareket etmek bir tercih değil zorunluluktur. Doğa, türlerin hayatta kalmak için dayanışmasının örnekleriyle doludur.

NAZIM’IN ‘İLK HÜCUMDA DÜŞEN NEFERİ’ FARKLI MI?


“Diyelim ki, dövüşülmeye değer bir şeyler için,

diyelim ki, cephedeyiz.

Daha orda ilk hücumda, daha o gün

yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün.

Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu,

fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz

belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu.”

Nazım Hikmet’in “Yaşamaya Dair” başlıklı şiirinde anlattığı bu “ilk hücumda düşen neferin” hikayesi biz insanların dünyasında “dövüşülmeye değer bir şeyler için” yani aynı ülküleri, aynı ekmeği, aynı toprağı, aynı kültürü, aynı dili, aynı mirası paylaştığımız insanlar için, milletimiz için, padişahın/kralın mülkü değil; o milletin üzerinde ekip biçerek emeğiyle yücelttiği “vatan için”, mensubu olduğumuz toplumun hürriyeti, geleceği ve refahı için kendini feda etmenin turna katarından farklı olmayan bir örneği değil mi?

Ya aynı şiirdeki “kocaman gözlükleri ve beyaz önlüğüyle bir laboratuvarda, yüzünü bile görmediği insanlar için ölebilen” bilim insanı? Hem de “en gerçek, en güzel şeyin yaşamak olduğunu bildiği halde”.

Peki bu tavır sadece şiirlerde ve dizelerde mi vardı? O şiirlerin içinden çıktığı bir gerçek “Kuvayı Milliye Destanı” yok muydu?

Paylaş: