GENEL SEKRETER YARDıMCıSı
ABD’nin Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack’ın geçtiğimiz günlerde bir Yunan gazetesine verdiği röportajda sarf ettiği “1919’dan beri ulus devletler tarafından engellenmiş durumdayız” ifadesi, yalnızca bir diplomatın ağzından çıkan sıradan bir söz değildir. Bu cümle, emperyalizmin yüzyılı aşkın süredir Türkiye ve bölgemiz üzerine süren hesaplaşmasının, açık bir itirafıdır. Aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna, Kurtuluş Savaşı’na ve Türk Devrimine karşı duyulan tarihsel düşmanlığının dışavurumudur. Diğer yandan üretim ilişkilerini tekrardan dizayn etme ve bölgede ekonomik hegemonya yaratma çabasıdır.
TOM BARRACK’IN 1919 VURGUSU:
Tom Barrack’ın ulus devlet çıkışı, emperyalizmin kurmak istediği dünya düzenini apaçık ortaya koymaktadır. Tom Barrack’ın hedef aldığı 1919 tarihi bizim için sıradan bir tarih değildir. Emperyalizme karşı mücadelenin fitilinin yakıldığı ve başarıya ulaştığı mücadelenin birikimini yansıtır. 1919’un siyasi ve ideolojik mücadelesi; uluslaşma, bağımsızlık, laiklik, kamuculuk ve tam egemenlik aşamalarına geçişin ilk adımıdır. Bu kazanımlar, doğrudan bu mücadelenin ürünüdür. Diğer yandan üretim ilişkilerin emekten yana düzenlemeye girişildiği ve adımların atıldığı bir tarih olarak karşımıza çıkar. Ulus devlet modeli, bu topraklarda ilk kez üretimi, emeği ve kamusal çıkarı merkezine alan bir siyasal irade yaratmıştır. Bugün emperyalizmin 1919’a duyduğu tarihsel öfke de buradan kaynaklanmaktadır. Çünkü o tarihte yalnızca işgal değil, sömürü düzeni de kırılmıştır.
O açıdan Tom Barrack’ın 1919 vurgusu sıradan ve tesadüfi değildir. Karşı çıktığı 2 durum vardır: Birincisi ABD’ye direnme refleksi gösterecek ulus devlet yapısının olması. İkincisi üretim ilişkilerini tekrardan dizayn ederek ekonomik hegemonyasını sürdürmek. Bu yüzden Tom Barrack’ın bu tarihe atıfla konuşması bu çerçevede değerlendirildiğinde siyasi anlam kazanıyor. Bu iki başlığı şimdi ele alalım.
EMPERYALİZMİN TARİHİ ULUS DEVLET DÜŞMANLIĞI:
Emperyalizmin temel hedefi, güçlü ve bağımsız ulus devletler değil; parçalanmış, ekonomisi bağımlı, siyasi iradesi teslim alınmış yapılardır. Bugün “küreselleşme” ve “serbest piyasa” gibi kavramlarla pazarlanan politikaların özü budur: Ulus devletlerin tasfiyesi. Çünkü emperyalizm, tarihsel olarak hiçbir zaman güçlü ve bağımsız ulus devletlerle birlikte var olmamıştır. Bu güç dengesinde zaman zaman ulus devletler zaman zaman da emperyalizm ağır basmıştır. Sözün özü emperyalizmin tarihi, aynı zamanda ulus devletleri yıkma ve parçalama tarihinden ibarettir.
Dünya tarihinde bakıldığında da, II. Dünya Savaşı sonrası süreçte emperyalizmin hedef tahtasına bu kez sosyalist blok ve bağımsızlıkçı halk hareketleri yerleştirildi. 1953’te İran’da Musaddık hükümeti, petrolü millîleştirdiği için CIA destekli darbeyle devrildi. Çünkü bağımsız bir İran, Batı’nın enerji sömürüsüne engeldi. Musaddık hükümeti yerine ABD’nin adamı Muhammed Rıza Pehlevi getirildi. Böylelikle tüm petrol kaynakları tekrar ABD gücüne teslim edildi. 1973’te Şili’de Salvador Allende, halkçı ekonomi politikaları nedeniyle ABD destekli Pinochet darbesiyle katledildi. Suçu şuydu: Ulus devlet çıkarlarını emperyalist sermayenin önüne koymuştu. Bu olayı ünlü Şilili şair Pablo Neruda anılarında şöyle yazar: "Büyük yol arkadaşım Allende, Şili'nin önemli zenginlik kaynağı olan bakırı millileştirdiği için katledildi.” Diğer yandan Yugoslavya’nın parçalanması da emperyalist planın en kanlı uygulamalarından biri olarak karşımıza çıktı. Tito önderliğinde bağımsız bir çizgide duran Yugoslavya, Soğuk Savaş sonrası NATO uçaklarıyla bombalandı ve etnik parçalara ayrıldı. Sonuç: Ulus devlet yıkıldı, yerine küçük, borçlu ve NATO’ya bağımlı devletçikler kuruldu. Irak örneği ise emperyalizmin ulus devletlere karşı nasıl bir yıkım makinesi olduğunu açıkça göstermektedir. 2003 yılında “kitle imha silahları” yalanıyla işgal edilen Irak’ta ne demokrasi kuruldu ne de istikrar sağlandı. Ulus devlet tasfiye edildi, ülke mezheplere ve etnik kimliklere bölündü. Milyonlarca insan hayatını kaybetti. Bugün Irak, ABD üsleriyle çevrili yarı-sömürge bir yapı hâline getirildi.
Ülkemize yönelik yakın siyasi tarihine bakıldığında da buna benzer pek çok olay görürüz. 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbeleri, Türkiye’yi üretimden koparan, sendikaları bastıran, gençliği sindiren ve ülkeyi neoliberal ekonomik modele mahkûm eden süreçler olmuştur. 12 Eylül yalnızca bir askeri darbe değil, aynı zamanda Türkiye’nin emperyalist ekonomik düzene tesliminin anayasasıdır. Bu darbenin ardından: Kamu işletmeleri özelleştirildi, tarım çökertildi, emek düşmanlığı kurumsallaştırıldı, Türkiye borç ekonomisine mahkûm edildi.
Diğer yandan kullanışlı, aparat olarak PKK terör örgütünü ortaya çıkartan emperyalizm, 1980’lerden itibaren en kanlı araçlarından biri haline gelerek Türkiye’yi bölme ve parçalama planını devreye soktu. Türk ordusunun uzun yıllar silahlı mücadelesiyle bu süreç başarıyla sonuçlandı.
9 yıl öncesine gittiğimizde 15 Temmuz 2016 FETÖ darbe girişimi, bu sabote zincirinin en güncel ve en açık halkalarından biri olarak karşımıza çıkıyor. Devletin kılcal damarlarına kadar sızdırılan bu yapının Ankara’da darbe kalkışması yapması tesadüf değildir. Amaç açıkça Türkiye’yi yeniden Atlantik eksenine teslim almak ve ulus devleti ortadan kaldırmak.
Tüm bu yaşananlar emperyalizmin neyi hedeflediğini ve hareket ettiğini bizlere gösteriyor. Eğer ulus devlet yapısına, bütünleşmiş ve birleşmiş milletleşme sürecini tamamladıysan o ülkeleri ya yok eder ya da o ülkenin yöneticilerini kendiyle güdümlü kişileri darbeler yaparak ülke yönetimine getirir. Bu açıdan emperyalizm tarihi ulus devletlerle mücadele tarihidir.
ULUS DEVLETİ HEDEF ALMANIN ALTINDA YATAN EKONOMİK ZEMİN:
Ulus devletin parçalanması sadece bir “kimlik” ya da “sınır” sorunu değil; sermayenin önündeki kamusal ve sınıfsal engellerin ortadan kaldırılması sürecidir aynı zamanda. Emperyalizm, Lenin’in tanımıyla kapitalizmin tekelci ve finans kapital egemen aşamasıdır. Bu aşamada sermaye yalnızca mal satmak değil; doğrudan pazarları, emek gücünü, hammaddeleri ve devletleri denetlemek ister. İşte bu noktada ulus devlet, finans kapitalin önünde tarihsel bir engel hâline gelir. Çünkü ulus devlet; gümrük koyar, kamulaştırır, planlama yapar, yerli üretimi korur ve emek lehine sosyal hukuk üretir.
Ulus devlet yıkıldığında ortadan kalkan şey tek başına bir ülkenin bayrağı değil, kamusal egemenliktir. Üretim artık halkın ihtiyaçlarına göre değil, küresel kâr zincirlerine göre örgütlenir. İşçi sınıfı yurttaş olmaktan çıkar, küresel ucuz emek deposuna dönüşür. Toprak, maden ve enerji kaynakları kamusal varlık olmaktan çıkıp sermayenin mülkü hâline gelir.
Ulus devletin tasfiye edildiği her yerde üretim ilişkileri ileriye gitmez, geriye düşer. Sanayi çöker, işçi sınıfı dağılır, sendikalar yok edilir, kamu mülkiyeti tasfiye edilir. Ortaya çıkan düzen; yağma ekonomisi, silahlı çete kapitalizmi, modern kölelik ve hukuksuzluktur. Bu nedenle emperyalizm tarihsel olarak ilerici değil, geriletici bir rol oynar. Tüm üretim ilişkilerini bu minvalde düzenler ve hayata geçirir.
Sonuç olarak ulus devleti yıkmak; sermayenin sınırsız sömürüsünün önündeki devlet, hukuk ve sınıf engellerini kaldırmaktır. Bu nedenle ulus devleti savunmak, yalnızca milli bir tutum değil; aynı zamanda doğrudan bir sınıf tutumudur
ÇÖZÜLEN ATLANTİK SİSTEMİNİN KUŞATMASI DERİNLEŞİYOR
Bugün dünya, ABD merkezli tek kutuplu düzenin çözülme sürecine girmiştir. Çin’in ekonomik yükselişi, Rusya’nın askeri ve siyasi direnç kapasitesi, İran’ın bölgesel etkinliği ve Türkiye’nin bağımsızlaşma arayışı; Atlantik sisteminin mutlak hâkimiyet döneminin sona erdiğini göstermese de elinin zayıfladığı çok açık bir şekilde göstermiş oluyor. İşte tam bu tarihsel kırılma anında ABD ve İsrail, kaybettikleri gücü askeri üslerle, vekâlet savaşlarıyla ve bölgesel kışkırtmalarla telafi etmeye çalışmaktadır.
Türkiye, bu yeni güç dengesinde kilit ülkedir. Boğazlara hâkimdir, Batı Asya’ya açılan kapıdır, Kafkasya’nın anahtarıdır, Doğu Akdeniz’in merkezindedir. Bu nedenle ABD’nin Yunanistan’ı askeri üs deposuna çevirmesi, Dedeağaç’a yığılan zırhlı birlikler, Ege’de kışkırtılan deniz krizleri ve Kıbrıs üzerindeki baskılar yalnızca Türkiye’ye değil; Avrasya’ya karşı açılmış bir mücadele cephesidir.
İsrail’in konumu da belirleyicidir. İsrail bu denklemde yalnızca bir devlet değil, bölgesel savaş aygıtı olarak konumlandırılmaktadır. Filistin’de yürütülen soykırım politikası, Lübnan’a yönelik saldırılar, Suriye topraklarındaki hava operasyonları ve İran’a dönük tehditler; Bölgeyi yeniden dizayn edilmek istendiğini göstermektedir. Ama bu dizaynın önünde en büyük engel Türkiye’nin ulus devlete dayalı direncidir. Çünkü Türkiye parçalanmadan, bölge teslim alınamaz olduğu su geçirmez bir gerçektir. O açıdan Türkiye’nin ulus devlet kimliği, doğrudan Tom Barrack’ın açıklamalarıyla hedef alınmaktadır. Çünkü bugün cephe yalnızca tanklarla kurulmuyor. Enerji hatlarıyla, finans piyasalarıyla, sosyal medya operasyonlarıyla ve iç siyaset üzerinden yapılan yönlendirmelerle ve açıklamalarla da açılıyor. Yeni kuşatma modeli; askeri, ekonomik, kültürel ve psikolojik savaşın iç içe geçtiği bir model olarak karşımızda çıkıyor. Tom Barrack’ın açıklamaları bu modele uygundur.
İKTİDARIN İKİRCİKLİ TUTUMU, MUHALEFETİN TESLİMİYETİ:
Türkiye’ye yönelen bu tehditleri bertaraf etmenin elbette yolları vardır. Fakat iktidarın çelişkili siyasetleri bu süreci zedelemektedir. Bir yandan “bağımsız Türkiye” söylemi dillendirilirken, diğer yandan ABD, NATO ve Batı finans çevreleriyle kurulan ekonomik ve askeri ilişkiler aynen sürdürülmektedir. Bu çelişki, Türkiye’ye güç kazandırmamış; aksine ülkeyi daha da kırılgan hâle getirmiştir. Hükümet, dış politikada zaman zaman ABD ve İsrail karşıtı sert söylemler kullanmakta; ancak iş uygulamaya geldiğinde NATO’dan çıkılmamakta, İncirlik ve Kürecik üsleri kapatılmamakta, ABD emperyalizmine karşı somut hiçbir stratejik kopuş gerçekleşmemektedir.
Türkiye'nin karşı karşıya olduğu kriz yalnızca iktidarın çekingen tutumları ile açıklanamaz; çünkü muhalefet, iktidardan farklı bir çıkış yolu sunmadığı gibi, emperyalizmin politik hatlarını daha açık biçimde izlemektedir. CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in CNN İnternational söylediği ifadeler emperyalizmin güdümünde ortaya konan politik hattı gösteriyor: “Türkiye’nin Batı ülkeleriyle daha yakın ilişkiler kurması gerektiğini, NATO'nun güçlü bir müttefiki olması gerektiğini savunuyoruz.” “Ülkemizin batı ile entegre olmasını, NATO ile güçlü bir ittifakı destekliyoruz.” İfadeleri ile Türkiye’yi Batı’ya şikayet eden bir konumu ortaya koyuyor. O yüzden bugün muhalefetin ana gövdesi, ABD’nin ve Batı merkezli kurumların beklentilerine göre şekillenen bir çizgiye oturmuştur. CHP liderliğinde muhalefet: NATO’yu “güvenlik şemsiyesi” olarak savunmakta, ABD’nin bölgesel planlarını meşrulaştırmakta, Suriye ve Doğu Akdeniz’de Batı tezlerini tekrarlamakta, IMF ve Dünya Bankası reçetelerine açık olduklarını beyan etmekte. Bu nedenle Türkiye’nin sorunu ne tek başına iktidardır ne de muhalefet. Sorun, her iki tarafın da Türkiye’yi Atlantik sisteminin cenderesinden çıkaracak iradeye sahip olmamasıdır. İktidarın çelişkileri Türkiye’yi zayıflatıyorsa, muhalefetin emperyalizmle uyumlu çizgisi daha büyük bir tehlike yaratmaktadır.
Çözüm Ne?
Bugün yaşadığımız krizlerin hiçbiri tesadüf değildir; tamamı bu düzenin doğal sonucudur. Emperyalizme bağımlı bir ekonomiyle, NATO’ya göbekten bağlı bir güvenlik anlayışıyla, sıcak paraya teslim edilmiş bir üretim yapısıyla Türkiye’nin tam bağımsız olması mümkün değildir. Bu sistemin içinde kalarak yalnızca kriz yönetilir, bağımsızlık kazanılamaz. Çünkü bu düzen, çözüm üretmek için değil; bağımlılığı sürdürmek için kurulmuştur.
Bu nedenle Türkiye’nin önündeki mesele yalnızca “daha iyi yönetmek” değil, bu düzeni değiştirmektir. Yani çözüm, makyajlanmış politikalarla değil; devrimci bir yön değişikliğiyle mümkündür. Bu nedenle Türkiye’nin çıkışı, iktidar–muhalefet kutbunun ötesinde; emperyalizme karşı devrimci, halkçı ve tam bağımsızlıkçı bir hat üzerindedir. Bu hat, yalnızca bir dış politika tercihi değil; üretim ilişkilerinin, devlet yapısının ve sınıf dengelerinin köklü dönüşümünü ifade eden tarihsel bir durumdur.